tasavvufi-vaazlar
 
  ANA-SAYFA
  HAFTANIN-VAAZI
  VAAZLAR-2018
  VAAZLAR-2017
  VAAZLAR-2016
  DiNi-RESiMLER
  TASAVVUF BiLGiLERi
  => Tasavvuf ve Sufizm Nedir?
  => Vahdet-i Vücûd Nedir ? Ne Değildir ?
  => Rabıta Nedir? Rabıtanın Kurandan ve Sünnetten Delilleri
  => Tasavvufta Keşfen Bilmek - Bir Bilgi Kaynağı Olarak Tasavvufta Keşfin Değeri
  => Tasavvufda Biat Etmek - El Tutmak Nedir?
  => Gavs Nedir ? Kutbul Akdam Nedir ? Kutup Nedir ? Kutbul irşad Nedir ? Ricalul Gayb Nedir ?
  => Fena Nedir ? Fena Mertebeleri Nelerdir ? Fâni Olmak Nedir?
  => Nefs-i Emmare Bissüi Nedir? - Kötülüğü Emreden Nefis Nedir?
  => Nefs-i Levvame Nedir? , Pişman Olan Nefis Nedir?
  => Nefs-i Mülhime Nedir? , Hatalarindan Ders Alan Nefis Nedir?
  => Nefs-i Mutmainne Nedir? , Tam Teslimiyet ile iman Eden Nefis Nedir?
  => Nefs-i Raziye Nedir? , Pişmanliklari Olmayan Nefis Nedir?
  => Nefs-i Marziye Nedir? , Senin Razı oduğun değil - Allahın Razı Olduğu Nefis Nedir?
  => Nefsi Kamil - Nefsi Kamile Nedir?
  => Nefsi Safiye - Nefsi Safiye Nedir?
  => Hakikat ve Marifet Nedir -Ihsan Makami
  => Marifetullah - Marifet Makami
  EFSANE-BOARD
  Forum
  Kontakt
  Ziyaretci Defterim
Vahdet-i Vücûd Nedir ? Ne Değildir ?



Vahdet-i Vücûd Nedir ? Ne Değildir ?

Ben Karoglan Hoca Bu Konuda degisik görüslere yer veriyorum amma bunlarin hicbirisi bizim görüsümüzü anlatmamakdadir bizim vahdeti vücut anlaysimizi karoglanin tasavvuf sohbetlerini vaazlarini okuyan ve dinliyenler anlayabilir yoksa vahdeti vücut bizim anladigmiz ve yasadigimiz tarzda anlasilamaz

 
Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud

Tasavvuf yoluna girmek için önce onun dünya görüşünü; âleme, varlığa, maddeye bakış açısını bilmek ve benimsemek gerekiyor. Yoksa bu yola körü körüne girmek kişiye pek bir şey kazandırmaz.

Tasavvuf yolunun temeli vahdet-i vücut düşüncesine dayanır. Bu düşünce adeta tasavvuf yolunun ideolojisidir, felsefesidir. Fakat her ne hikmetse daha bu kelimeyi ağzımıza alır almaz büyük bir hücumla, karalamayla, suizanla karşı karşıya kalıyoruz. Meramımızı bile anlatmaya vakit kalmamaktadır. Bu da bu kelimenin çokça sağa sola çekilmesi, yanlış anlamalara konu olması dolayısıyla meydana gelmektedir. İnsanlar bu kavramın doğrusunu anlamaya çalışma yerine kafalarında bununla ilgili önyargıları ile bizim gibilerle mücadeleye girmeyi, çatışmayı ve tartışmayı bir marifet olarak görmektedirler.

Oysa bütün veliler vahdet-i vücut kavramı ile bu makama gelmişlerdir. Vahdet-i vücuda karşı çıkmak, velilik yolundan uzaklaşmak anlamına gelir.

Bütün varlık âlemini yüce Allah’ın bir parçası olarak görmek, vahdet-i vücut değildir. Panteizmdir. İslam’a göre sapkın bir felsefedir. Bu düşüncede olanlar varlık âlemini yüce Allah’la bir gördükleri veya O’nun bir parçası olarak düşündükleri için büyük bir şirk bataklığına gömülmüşlerdir. Hemen anlayışlarını düzeltmeleri ve bundan tövbe etmeleri gerekir.

Peki ama kimi velilerin ve tasavvuf, tarikat yolunda olan büyüklerin varlık âlemi ile Allah arasında gördükleri birliğe ve bu düşünceye yol açan sözlerine ne demelidir? Bunları nasıl anlamak gerekir? Bunlar, ilahi sarhoşluk eseri olarak ağızdan çıkan sözlerdir. Sadece yaşanan bazı özel halleri anlatmaktadır. Gerçeklikleri yoktur. Düşünce ve felsefi bir yönleri de mevcut değildir. Bunlar duygu ve coşku değerinde olan şeylerdir. Daha ileri makamlarda bu sözlerden vazgeçilmekte ve bu halden tövbe edilmektedir. Buna tarikat küfrü de denilmektedir. Bu sadece geçilmesi gereken bir köprüdür, takılıp kalınacak bir saha değildir. Vahdet-i vücut bu hali kapsamakla birlikte bundan aşkın bir anlama gelmekte, belli bir düşünceyi temsil etmektedir.

Vahdet-i vücut kavramının aslı ve özü nedir?

Vahdet-i vücut, var olan tek varlık Allah’tır; yüce Allah (c.c.) dışındaki tüm varlıklar, gerçek olarak var değillerdir demektir. Vücut ‘var olmak’, vahdet ‘tek’ anlamına gelir.

Allah dışındaki varlıkların var oluşu ise vehmi ve hayali bir surettedir, düzeydedir. Ama bu vehmi ve hayali varlığın da bir gerçekliği ve devamlığı vardır. Bu gerçekliği aynadaki surete veya gölgeye benzetebiliriz. Yoksa sanıldığı gibi bir ‘yokluk’ değildir. Yüce Allah’ın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgeleri bu yokluk ayna veya gölgelerine düşerek varlık âleminin görünürlüğünü ve hayali, vehmi gerçekliğini meydana getirmiştir.

Materyalist insanlar maddeye, hayata gerçek olarak bakarlar. Bunlar maddeyi, yaratılmış âlemi ezeli ve ebedi olarak kabul ederler. Allah’ı duyu organları ile algılayamadıkları için yok olarak düşünürler. Hayat felsefeleri adeta bu dünya nimetlerine tapmaktır. Yaşamdan zevk ve haz almak dışında bir şey düşünmezler. Süfli hazları birinci plana alırlar.

Maddeye ezeli ve ebedi vasıflarını veren Farabi ve İbn-i Sina gibi âlimleri İmam-ı Gazali Hazretleri (k.s) küfürle itham etmiştir.

İnsanların büyük kısmı ise maddeye ve hayata gerçeklik açısından bakarlar ama Allah’ın varlığını da inkâr etmezler. Hayatın tek zevkini içgüdüleri tatmininde görmezler. Onlar, az da olsa manevi bir dünyaya sahiptirler. İnancı yaşama oranında ibadetlerden de haz alırlar. Salih amellerle ahiret yurdu için hazırlık yaparlar.

Ancak gerçek sufilerdir ki maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana vererek gerçek varlığın yüce Allah’a ait olduğunu söylerler. İşte bu düşünce sufilik yoluna mahsustur. Öz olarak vahdet-i vücut da budur.

İnsan, Allah dışında diğer bütün varlıklara hemen, kolaylıkla hayali ve vehmi bir mana veremez. Bunun için kalbini ve nefsini ikna etmesi gerekir. Zira kalp ve nefis bu dünyaya gönül vermişlerdir. Bu düşünce onlara çok ters gelir. Ölüm gibi soğuk ve ürpertici görünür. Şayet kalp ve nefislerini ikna etmeden Allah dışındaki varlıklara hayali ve vehmi bir anlam verirlerse, dünya nimetlerinden aldıkları hazdan vaz geçmek onlara çok ağır gelecektir, bu durum onlar için mantık ilkelerine ve hayatın kanunlarına ters bir şey olacaktır. Akıl sağlıklarının kısa zamanda bozulmasına neden de olabilecektir.

Dünyaya hayali ve vehmi bir mana vermek için önce haramlara tövbe etmek ve farzları gönül rızası ile yapmak makamında olmak gerekir. Müslüman ve mümin vasıflarına ulaşmadan vahdet-i vücut düşüncesine ulaşmak ve onu taşımak mümkün görünmemektedir.

Yani vahdet-i vücut düşüncesinin insanın gönlüne ve nefsine girmesi öyle kolay kolay gerçekleşemez. Bunun bazı önkoşulları vardır. Bundan dolayıdır ki tasavvuf ve tarikat yolu herkese nasip olmaz.

İnsanların büyük çoğunluğunun gönlünü haramlar süslemese de, dünya nimetleri onların hayallerini ve vehimlerini tüm gerçekliği ile kaplar. Onların bunlardan kopmaları kolay değildir. Ölmek kadar zor bir şeydir bu. Kim bu dünyadan vazgeçmek veya göçmek ister ki?..

Vahdet-i vücut düşüncesini gerçek anlamı ile gönülde ve zihinde taşımak çok zor olduğundan, bunun için Müslümanlık ve müminlik gibi vasıflar gerektiğinden insanlar vahdet-i vücut düşüncesini başka başka manalarla gönüllerinde ve zihinlerinde taşımaktadırlar; bu kavrama mevcut manevi ve inanç dünyalarına göre farklı farklı anlamlar vermektedirler.

Nefs-i emmare düzeyinde birisi vahdet-i vücut düşüncesini panteist bir felsefeyle yorumlayarak her haramı mubahlaştırır. Yoldan çıkar.

Bazı filozof tipler ise, madde ve varlık âlemi aslında yoktur, demektedirler. Bunun varlığı bir algı meselesidir. Her şey insanın zihninde olup bitiyor, diyerek madde, âlem, hayat için hayali ve vehmi olgusunu gerçek manası ile kullanırlar. Bu çok tehlikeli bir düşüncedir, felsefedir. Bunun vahdet-i vücutla uzaktan ve yakından bir ilgisi yoktur. Bilmeyerek söylenilmişse büyük bir itikadi yanlışlığa da yol açar. Oysa tasavvuf düşüncesinde varlık âlemi için öngörülen hayali ve vehmi anlayış, Allah’ın gerçek varlığı gözönünde bulundurularak anlamlandırılan bir gerçeklik düzeyini ifade etmektedir. Varlık âlemi vardır. Devam etmektedir. Ama bu var olma ve devam etme düzeyi hayal ve vehim mertebesindedir. Yoksa varlık âlemini hayal ve vehim gibi yok kılmak, inkâr etmek, bu hayatın, dünyanın ciddiye alınmamasını doğurup insanın bu dünyada, hayatta ebedi ahiret yurdu için imtihan edilmesini gözardı etmek anlamına gelir. Bu düşüncenin sonu, dini dünyevileştirmek ve çeşitli süfli hazları yaşamak için şeriatın pek çok ahkâmını tevil etmektir, çiğnemektir. Maalesef Yahudiler bu yolla itikatlarını bozmuşlardır. Kitaplarını da tahrif etmişlerdir. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu düşünce ve felsefenin yanlışlığına ve tehlikesine Mektubat’ının pek çok yerinde değinmektedir. Demek ki o zamanlar Hindistan’da bazı felsefeciler, dini akımlar bu yolda düşünce sarf etmekteydiler. Kısacası vahdet-i vücudu bu anlamda kullananlar, İslam’a da tasavvufa da büyük zararlar verirler.

Vahdet-i vücudu panteist bir felsefe ile karşılayanlar aşırı derecede materyalist bir kutbu teşkil ederken âlemi vehim ve hayal olarak düşünen bu ikinciler ise idealist bir kutbu oluşturmaktadırlar. Her iki grup da ifrat ve tefrit ile hak yoldan ayrılmaktadır. İslami ve tasavvufi düşünce ve buna uygun olarak tanımlanan vahdet-i vücut kavramı ise orta yolda kalmaktadır.

Bir şeyin felsefesinin ve ideolojisinin yakın planda yanlışlığı ve zararları pek algılanmaz. Bu bakımdan her biri ağaçlar gibidir. İnsanlar meyvelerini yemeye başladıklarında zehirlenirler, akılları da başlarından gider. Bu sefer de pek sağlıklı düşünemezler. Çünkü yanlışlığın nerede olduğunun ayrımına varamazlar. Yedikleri meyveler vücutlarında kaybolmuşlardır. Hücrelerine mal olmuştur. Onun için vahdet-i vücudu İslam’ın ve tasavvufun çizgisi dışında farklı anlayışlarla yorumlayan düşünce ve felsefelerden uzak durmak ve buna çok dikkat etmek gerekir.

Müslümanların büyük çoğunluğu vahdet-i vücut düşüncesine pek yabancıdırlar. Bunun önemini de bilmezler. Allah’ın veli kullarına büyük saygı gösterirler ama onları yetiştiren temel kavram nedense ilgi alanlarına pek girmez.

Varlık âlemini Allah gibi gerçek olarak görmek, İslami açıdan itikada bir zarar verir mi? Müslümanların çoğu, varlık âlemi ile Allah’ı aynı gerçeklik düzleminde görürler. Allah’ın varlık âlemini yoktan var ettiğini bilirler. Onun kıyamette yok olacağını da kabul ederler. Bu var ve yok etmenin yanında yüce Allah ile varlık âleminin gerçeklikleri arasında bir farklılık olduğunu düşünemezler. Buna kafa da yormazlar. Tabii bu düşünce aslında, yani hakikatte (tasavvufta) gizli bir şirke kapı açabilir ama insanı da dinden ve imandan çıkarmaz. Fakat Müslüman’ı itikat açısından çok ince ve tehlikeli bir sınırda tutar. Müslüman birisi imanını tahkiki bir seviyeye doğru götürmelidir, yükseltmelidir. Allah’ın gerçekte tek varlık olduğunu, varlık âleminin ise faniliğini ve ona gönül vermemesi gerektiğini bir şekilde öğrenmesi ve yaşaması gerekmektedir.

Yüce Allah (c.c.) keremi ve lütfu ile bizlere tasavvuf yolunu, hususiyle vahdet-i vücut düşüncesini açıkça farz kılmamıştır. Emir ve yasaklarını yerine getirme ile bizleri imtihana tabi tutmuştur. Şeriatla yükümlü kılmıştır. Şeriatın içerisinde ise vahdet-i vücut düşüncesi, tafsili (ayrıntılı) değil de müminin imanını ayakta ve sırat-ı müstakimde tutacak derecede mücmel (öz veya özet) olarak vardır.

Lakin şeriat, yüce Allah’a aşk iddiasında bulunan sufilerin yolunu da tıkamamıştır. Bizzat bunu teşvik etmiştir. İşte bu yoldaki kişi dünyayı, yani mubahları hayal ve vehim mertebesinde görerek kendisini büyük bir imtihana sokar. Bu sayede hakiki yüce zata karşı aşk duyar. Fani olan şeylere karşı ilgisini onlardan çeker.

Vahdet-i vücut düşüncesinin temeli hangi gerçekliğe dayanmaktadır? Yüce Allah (c.c.), kendi zatı dışındaki her şeyi yoktan var kılmıştır. Yokluk, varlık olarak gördüğümüz şeylerin anasıdır. Yokluğu bir ayna veya gölge olarak düşünebiliriz. Yüce Allah (c.c.) bu yokluğa bazı sıfatları ve güzel isimleri ile tecelli etmiştir. Allah’ın yüce zatı bundan münezzehtir. Yüce Allah (c.c.) âlemlerden müstağnidir. Allah’ın zatı ile varlık âlemi arasındaki ilişki ilim düzeyindedir. Çünkü onun yüce zatının varlık âlemi ile bundan başka bir ilgisi, ilişkisi yoktur. Varlık âlemi ile ilgili olan Allah’ın güzel isimleri ve sıfatları ise tenezzül makamındadır.

Vahdet-i vücut düşüncesinin tasavvuf yolundaki işlevi nedir?

Tasavvuf yolunda manevi ilerleme, üstün halleri yaşama, yüksek makamlara ulaşma vahdet-i vücut düşüncesi ile mümkündür. Bu düşünceye sahip olmadan tasavvuf yoluna adım atmak dahi düşünülemez.

Bir hırsız nasıl hayal dünyasında başkalarının parasını, malını mülkünü haksız yere ne şekilde elde ederim diye gece gündüz düşünüp fırsat bulduğunda bazı yanlış işler yaparsa bir sufi de gece gündüz maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana verip yüce Allah dışındaki hiç bir varlığın gerçekte var olmadığını düşünerek gönlünden ve nefsinden dünyanın zevklerini ve mubah olan nimetlere karşı olan ilgisini ortadan kaldırır. Bu sayede kalbiyle ve nefsiyle yok ve hiç kılma yolunda olur, kendisine ait olarak düşündüğü kemalatı, faziletleri, güzellikleri, iyilikleri yüce Allah’a isnat eder. İşte bu düşünce kişiyi yavaş yavaş Allah’ta fani olmağa sevk eder.

Vahdet-i vücut düşüncesi ilahi aşkın kaynağıdır.

Tasavvuf yolunun amacı fena ve bekaya ulaşmaktır. Fenafillâh Allah dışındaki her şeyi unutmak demektir.

Sufi anası yokluk olan varlık âlemine ve nefsine değer vermez. Güzel, faziletli olan şeyleri yüce Allah’a izafe ederek kendisini anası olan yokluk ve hiçlikle bir görür. Bu düşünce ile fena haline ulaşır.

Bu Allah dışındaki her şeyi unutma başlangıçta kalp fenasıyla olur. Nefis fenası ise bunun gerçeği olup bu yoldaki çok az kişiye müyesser olur. Gerçek fena hali bu makamda gerçekleşir. Hemen akabinde de Allah’ın bazı güzel isimleri ve sıfatlarının gölgelerinin tecellileri ile nasiplenme olur ki buna da beka billah denir.

Bekabillah Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmadır. Yeniden varlık kazanmadır. Kişinin dünyaya kendi iradesi ile ikinci kez doğmasıdır.

Fenafillâh ile velilik başlar. Bekabillah ile üst derecelere ulaşılıp halka yönelme gerçekleşir. Bu makamdaki veliye halkı hidayete ve irşada çağırma vazifesi verilir.

İşte vahdet-i vücut düşüncesi olmadan kişinin fena ve beka nimetlerine ulaşması mümkün değildir. Bu yolun amacı Allah’ta fani ve baki olmaksa bunu sağlayan şey vahdet-i vücut düşüncesidir.

Bu bakımdan vahdet-i vücut tasavvufun felsefesi, ideolojisi olması yanında metodolojisi de olmaktadır.

Özellikle kelime-i tevhit zikri âlemin, nefsin fani, yok olduğu, tek var olanın yüce Allah (c.c.) olduğu düşüncesi ile çekilmedikçe tasavvuf yolunda bir adım bile ileri gitmek imkânsızdır.

Sufi zikir, rabıta, namaz…. gibi ibadetler sırasında kendisini yok ve hiç kıldıkça üstün hallere ve yüksek makamlara büyük bir hızla ilerler ve kısa bir zamanda ulaşır.

Sufi vahdet-i vücut düşüncesi sayesinde nefsini yokluk ve hiçlikle terbiye ederek ruhunu nefsinin elinden kurtarır. Ruhun ve onun manevi organları olan letaiflerinin emir âlemine yükselmesini ve oralarda nurlanmasını, üstün hallere ulaşmasını sağlar. Şayet vahdet-i vücut düşüncesi olmasa idi nefis asla tezkiye kabul etmeyip bu dünyaya tüm gücüyle bağlı olup saplanıp kalacaktı. Ruhun ve letaiflerin nefsin elinden kurtulup cezbeye kapılması ve yükselmeleri ise olanaksız olacaktı.

Tasavvuftaki murakabelerin, özellikle vahidiyyet ve ölüm murakabelerinin amacı sufiye vahdet-i vücudu hal olarak yaşatmaktır.

Bu önemine binaen olacak ki cinni ve insani şeytanlar vahdet-I vücut kavramını istismar edip itikadi açıdan yanlış manalara çekmişlerdir.

Vahdet-i vücut düşüncesini sistemleştirip eserlerinde konu olarak alan ilk kişi Muhyiddin İbn-I Arabî’dir (k.s.). Ama vahdeti vücut kavramını ondan değil de İmam-I Rabbani’den (k.s.) öğrenmek daha sağlıklıdır. Zira İmam-ı Rabbani Hazretleri (ks.), daha büyük bir veli olduğu için bu terimi İslam’ın ruhuna ve anlamına göre daha doğru ve ayrıntılı bir şekilde eserlerinde işlemiştir.

O vahdet-i vücut kavramını vahdet-i şuhutla izah ederek bu konuda kafaya takılan yanlış manaların önüne geçmiş, ilgili kavramı İslam’ın ruhuna ve anlayışına uygun olarak ele almış ve anlamlandırmıştır.

İmam-I Rabbani Hazretlerinin (ks.) özellikle üç ciltlik Mektubat isimli eseri, tasavvuf yolundaki kişilerin el kitabı olmak durumundadır. Yoksa İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) bu eserine tutunmadan çağımızın sufilerinin tasavvuf yolunda ileri halleri yaşarken ve yüksek makamlara ulaşırken cin ve insan şeytanlarından gelen vesvese ve yanlış yönlendirmelerden kendilerini korumaları, sırat-ı müstakimde yürümeleri adeta imkânsız gibidir. Allah’a şükürler olsun ki, böyle büyük bir müceddidin eserleri elimizde kılavuz olarak bulunmaktadır ki önümüzü aydınlatmaktadır. Bu zamanda buna çok ihtiyacımız vardır. Kendi hesabıma olarak şunu belirteyim ki, onun kıymetli eserlerinin aydınlığı olmasaydı çoktan şeytanların oyuncağı olurdum, içinden çıkılamayacak manevi girdaplara düşerdim. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu yolda her adımımda beni manevi olarak yanlış yollara düşmekten korumuştur. Sufilerin bu yolda onun Mektubat’ını el altında bulundurmalarını ve her zaman mütalaa etmelerini Allah rızası için tavsiye ediyorum. Allah (c.c.), ondan razı olsun. Bizleri himmetlerinden mahrum bırakmasın. Âmin.


Önce vahdet-i vücûdun ne demek olduğunu belirterek sorunun cevabını verelim. İslâm tevhid dînidir. Tasavvuf da bu tevhid dîninin ruh eğitimidir. Tasavvufî eğitim tevhid merkezli olduğu için ilk devir sûfîlerinden itibâren tevhid, tasavvufî düşüncenin odak noktasını oluşturmuştur. İlk tasavvuf klâsiklerinde genellikle marifet ve tevhid konusu birlikte işlenmiştir. Elinizdeki kitâbın ilk bölümlerinde marifet ve tevhid konusunun işlendiği görülmektedir. Buradaki ibârelerde ilm-i kelâm ve akâid anlamında tevhid anlayışı kadar, daha sonra vahdet-i vücûd adıyla anılacak bir tevhîdî anlayış da dikkat çekmektedir. Vahdet-i vücûd kavram olarak belki İbn Arabîden sonra ortaya çıkmış bir kavramsa da muhtevâsı itibârıyla ilk devirlerden beri bilinmektedir. İlgili bölüme bir nazar atfetmek bu konuda bir fikir verecektir.

Vahdet-i vücûd : Gerçek varlık birdir. O da Hakkın varlığıdır. Ondan başka hakiki vücûd sâhibi bir varlık, Ondan başka kâim bi-nefsihî bir vücûd mevcûd değildir. Diğer varlıkların vücûdu Onun vücûduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü onların varlıkları Onun varlığına bağlıdır. Bu kevn âlemindeki eşyâ Onun mazharı; yani zuhûr mahallidir. Dolayısıyla eşyânın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşyâ olmadan gölge olmazsa, Onun varlığı olmadan eşyânın varlığı düşünülemez. Onun vücûdu yanında eşyânın varlığı yok hükmündedir. Vahdet-i vücûd anlayışında birlik bilgi ve düşüncededir. Sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu, onun da Hakk ve Hakkın tecellîlerinden ibâret olduğunu bilir. Hakkın dışında hiçbir şeyin hakiki bir varlığı olmadığına inanır. Ancak bu bilgi ve inanış, bir nazariye ve aklî istidlâllerle elde edilen bir sonuç olmayıp riyâzat ve manevî yükseliş sâyesinde rûhî tecrübe ile elde edilir.
Vahdet-i vücûd, kalbin manevî seyri sırasında meydana gelir. Kaynağı ibâdetin çokluğudur. Mücâhede, dünyaya rağbeti terk, zikre devam gibi sebeplerle kalbde sevgi ve aşk meydana gelir. Vahdet-i vücûd İbn Arabîye, vahdet-i şühûd ise İmam-ı Rabbânîye izâfe edilen varlık ile ilgili düşüncelerdir. İmam-ı Rabbânî, kendisinden önceki Nakşî meşâyıhının aksine vahdet-i vücûd görüşüne karşı çıkmış, vahdet-i şühûdu savunmuştur. Onun vücûd fikri yerine şühûd görüşünü savunmada haklı bir takım gerekçeleri vardır. Bunların başında devrin sultanı Ekber-Şâhın Hindu, Hristiyanlık, İslam ve Zerdüştlükü birleştirerek yeni bir din ortaya koymaya çalışması ve bu yeni dinde vahdet-i vücûda yakın panteist görüşlerin hâkim olmasıdır. İmam-ı Rabbânî böyle bir vasatta vahdet-i vücûda karşı çıkmış ve daha kolay anlatılıp anlaşılabilecek vahdet-i şühûdu savunmuştur. Bu iki görüş arasındaki başlıca farkları şöyle özetlemek mümkün : Vahdet-i vücûd anlayışına göre eşyâ, Allah Teâlânın isim ve sıfatlarının tecellîleridir, aynı değildir. Vahdet-i vücûdda : Heme Ost ( Herşey Odur) sözü temel iken vahdet-i şühûdda : Heme ez-Ost ( Herşey Ondandır.) anlayışı esastır. Vahdet-i vücûd varlığın bir olduğunu bilmek, Birden başka varlık olmadığına zann ve itikad etmektir. Bu düşünce ilmel-yakîn mertebesidir. Vahdet-i şühûd ise aynel-yakîn makamının gereğidir ve fenâ ile gerçekleşir. İmam-ı Rabbânîye göre vahdet-i vücûda kâil olanların dereceleri vahdet-i şühûda kâil olanlardan daha aşağıdadır.


Said-i Nursî'nin Vahdet-i Vücud'a Bakışı




Vahdet-i Vücud, düşünen ve inanan insanların kafalarını eskiden beri meşgul etmiştir. Neden meşgul etmiştir. Çünkü insan zihni, subje-obje ikilisinden zahir-zamir çatışmasından kurtulup birliğe ve huzura kavuşmak istemiştir. Vahdet-i Vücud ve panteizmin esas meşgul olduğu mesele, Allah'ın âleme, varlıklara ve maddeye nasıl tesir ettiği meselesidir. Dolayısı ile madde ve ruh münasebeti gibi madde-suret, Allah'ın maddeye nasıl suret verdiği meselesinin de cevabını aramaktadır.





Zaten Batı düşüncesinde panteizmin çıkışı da böyle bir ikilikten hareket ediyordu. Mesela 1600 yılında Roma meydanında üçlü tanrı anlayışına karşı çıktığı için diri diri yakılan Jordano Bruno, "Tanrı sonsuz olur, âlem de sonsuz olur. İki ayrı sonsuz olamayacağına göre bu ikisi birdir." gibi bir son çıkartıp Tanrı ile âlemi özdeş kılıyordu. Spinoza, bu fikri daha da sistemleştirdi. Fakat Tanrı'nın kendi koyduğu zarurete tâbi olduğunu söyleyerek hür iradeyi ortadan kaldırdı.



Vahdet-i Vücud terimi ( varlığın birliği) manasına kullanılan hem dinî, hem felsefî bir tabirdir. Burada da Allah ve âlemin münasebeti esas alınmıştır. Allah; tek, müstakil, ebedî bir varlıktır. Âlem ise onun sıfatlarının tecellisinden meydana gelen, geçici ve gölge varlıktır. Birisi sonsuz varlık olan Allah, diğeri sonlu olan kâinat. Sonlu dediğimiz şeyler zamanı mekân ( yer kaplama), hareket, illet ( neden) ve çeşitli varlıklar, yani tabiattır. Sonsuz varlıkta ezelilik, mutlak sebep, mutlak öz ( zat) ve mutlak varlık yani Allah'tır. Panteizme göre tanrısız tabiat ve tabiatsız tanrı olamaz. Bu iki varlık,birbirinden bağımsız olmayıp iki şekilde belirlenmiş olan tek bir varlıktan ibarettir.



İşte panteizmin bu görüşü, ifrata götürülünce maddeyi de tek tanrı olarak görmeye gidiyor. Böylece eşya sevgisi, çokluk ve nedenlere bağlılık, kâinatın vahdetini madde âleminde ve tabiatta görmeye yol açıyor.



Elbette tabiatı, eşyayı, âlemdeki varlıkları geçici kabul edilse de devre dışı bırakmanın isabeti yoktur. Fakat tabiat ve ondaki varlıkları kurtarmak için tanrıyı tabiata indirgemenin de hiçbir isabeti yoktur. Bundan dolayı genel olarak panteizmin, Tanrının şahsiyetini, istiklalini, iradesini ve insanın hür iradesini ortadan kaldırdığı hususunda kanaat vardır. Hatta Fransız filozofu Emilie Boutroux ( öl.1921) Spinoza için "Hür iradenin katili" tabirini kullanır.



Türk filozofu İsmail Fennî ( öl.1946) ise, "Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabî'" adlı eserin de panteizm ile Vahdet-i Vücud'u karşılaştırarak on iki ayrı noktada Vahdet-i Vücud'un farklı ve üstün olduğunu söyler. Bunların en mühimlerinden birisi, Vahdet-i Vücud anlayışının Allah'ın müstakil şahsiyetine sahip, tabiattan ayrı olarak görmesidir. Diğeri ise Vahdet-i Vücud anlayışının dinî-tasavvufî bir mezhep ( gidilecek yol) olması ve ahiret inancına sahip olmasıdır. Panteizm de bu esaslar yoktur.



Vahdet-i Vücud, varlığın birliğini esas aldığına göre çözümü Allah'ın zatında görmektir. Biz bunlara girmeyeceğiz. Dolayısı ile Vahdet-i Vücud hakkında Üstad Said Nursi ne düşünmektedir? Bunu tespite çalışacağız.



Öncelikle Said Nursî, Vahdet-i Vücud'u, her şeyde Allah'a daimi huzur arayan bir tasavvuf tarikî, tarikatın en mühim meşrebi "bir meşrep ve bir hal, bir nakıs mertebe olarak görüyor. Fakat bu meşrep "zevkli, neşeli" dir. Vahdet-i Vücudçular seyr-ü sülûkta o mertebeye girdikleri vakit, çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar. İşte burada Vahdet-i Vücud en ileri, Vahdet-i Şuhûd en ileri mertebedir kavgası başlıyor. Said Nursî burada "Vahdet-i Şuhûdçu"ların tarafını tutuyor. Ve diyor ki "Ulaştıkları mertebeyi en münteha mertebe zannederler. ( Mektubât, 83)



Çünkü : Meselâ İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî için "Kendi mertebelerini en son mertebe zannetmişlerdir" diyordu. Burada Said Nursî çok önemli bir noktaya parmak basıyor; o da "Bu meşrep sahibinin" yani Vahdet-i Vücud yolunda ilerleyen mutasavvıfların "Maddiyattan ve vesaitten ( araçlardan) tecerrüt etmiş ( sıyrılmış) olmasını şart koşuyor. Burada çok mühim bir tabir daha kullanıyor .O kişi esbap perdesini yırtarak ( sebepler perdesinin ötesine geçmiş) bir ruh olmalıdır. "Eğer öyle ise o zaman iştiğrakkârane bir şuhûda mazhar ( kendinden geçercesine bir şahitliğe ermiş) olan kimse, Vahdet-i Vücud'dan değil, belki Vahdet-i Şuhûd'dan neş'et eden ( doğan) ilmi değil hâli bir Vahdet-i Vücud, onun için bir kemal, bir makam temin edebilir." Bu makama ulaşan bir salik, Said Nursî'ye göre "Allah hesabına kâinatı inkâr etmek derecesine gidebilir. ( Mektubât,

83)



Said Nursî burada, Allah-âlem münasebeti açısından âlemi yahut evreni "Simasında binbir ismin şûalarından tecelli eden ism-i Rahmanın göründüğü" bir yer olarak tasavvur ediyor. Bunun gibi yer yüzünü de "Simasında Rubûbiyet-i Mutlaka-i İlâhiye'nin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahmanın gösterildiği" yer olarak niteliyor. Peki öyleyse insan nedir ve nerededir?



Said Nursî'ye göre insan bir aynadır; "Suret-i Rahman'ı aksettiren bir aynadır." İnsan, zat-ı Vacib'ül Vücud'a delâletleri kat'i, vazıh ve zahir olan bir mazhar ( zuhur yeri)'dir. Bu ayna güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir aynadır."



Onun için "o âyine ( ayna) güneştir." denilmiştir. Bu da "insan da suret-i rahman var" denilmesine yol açmıştır. ( sözler 14)



Said Nursî burada bir ayırım daha yapıyor : Vahdet-i Vücud ehlinin "mutedil-ılımlı" ve müfrit, ( aşırı) kısmı. İşte bu mutedil Vahdet-i Vücud ehli "La mevcuda illa hû" ( ondan başka mevcut yoktur.) der ve bununla üstad Allah-insan münasebetine ayna misal-i kemal ile aynı nokta da işaret edeceğini söylüyor.



İnsan, Allah'ın isimlerinin tecelli yeri, yani mazharıdır. Ama Allah'ın isimleri itibari midir, hakiki midir? Dolayısıyla dış dünyada mevcut olan varlıklar, gerçek midir, hayalî midir, gölge varlıklar mıdır? Bu mesele de ta "Eflatun" öncesinden beri Yunan'da ve bilhassa İslâm dünyasında tartışılagelmiştir. Vahdet-i Vücud ehli eşyayı, varlıkları "hayal derecesine indirir." Hakikatte eşya, birer hayal midir?



İşte burada da Said Nursî, tavrını Vahdet-i Vücudcuların bu görüşü aleyhlerine kullanıyor. Diyor ki :



"Cenab-ı hakkın Vacib'ül vücud ve mevcut ve vahid ve ehad isimlerinin hakiki cilveleri ve daireleri var. Belki âyineleri, daireleri hakiki olmazsa, hayal-î ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücud-u hakikinin âyinelerinde vücud rengi olmazsa, daha ziyade safî ve parlak olur. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar, Cabbar, ve Halîk isimleri gibi isimleri ise, tecellileri olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar ( isimler), mevcud ismi gibi hakikattırlar, gölge olamazlar, aslîdirler, tebai olamazlar. ( Mektubât 84)



Bu sözlerden anlaşıldığına göre Allah'ın isimleri onların mazharı olan ayna, hakikî olamasa bile hakikîdir, isimler mevcut ismi gibi hakikattir, gölge değildir, aslîdir, aslî ve hakiki varlığa tabi olan ikinci dereceden olan şeyler ( tebai) değildir.



Varlıkların gölge ve hayalî olarak görülmesi nereden neşet etmektedir? Üstad bu soruya şöyle cevap veriyor : Bu meşrep "Vacib'ül Vücud'un vücuduna ( varlığına) hasr-ı nazar edip ( nazarını Allah'ta yoğunlaştırıp), sair mevcudatı ( diğer varlıkları) O ( Vücud-u Vacibe) nispeten o kadar zaif ( zayıf) ve gölge görür ki, vücud ( varlık) ismine layık olmadığına hükmedip hayal perdesine sarıp , onları madum ( yok) saymak, tasavvur etmek, yalnız Cilve-i Esma-i İlâhiye'ye hayalî bir âyine vaziyeti vermek kadar ileri gider. ( Mektubât 448 )



Demek ki Üstad, Vahdet-i Vücud ehlinin Allah sevgisini, Onun varlığı üzerine yoğunlaşması neticesinde Allah'ın yarattıklarını hayal ve gölge saymasına karşı çıkmaktadır. Bu onun realist bir bakış açısına sahip olduğunu da gösterir.



Vahdet-i Vücud'a, "Terk-i mâsivâ sırrıyla mümkünâttan alâkasını kesen", "daire-i esbaptan" geçen "ehass-ı havas," ( aydınların en hası), "İstiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrep," olarak bakan Said Nursî, onu aslında maddecilerin ve tabiat perestlerin mesleğine en uzak meşrep olarakta görür. ( Mektubât 449)



Çünkü maddecilerin, kâinat hesabına Allah'ı inkâr etmelerine karşı, Vahdet-i Vücud ehli Allah'ın varlığına iman kuvvetiyle o kadar ehemmiyet veriyor ki bu da mevcudatı inkâra kadar varabiliyor.



Said Nursî'nin kullandığı önemli tabirlerden birisi "Daire-i esbâbı yırtmak" ( sebepler dünyasını aşmak). Sebeplere bağlanıp kalmaktan kurtulan ve dünya da olup bitenleri umursamamak, hadiselerin en gerisindeki en büyük sebebe ulaşabilen kimseler âlemde vahdete ulaşabilen kimselerdir. Bunlar Vahdet-i Vücud'tan bahsedebilirler. Ya "esbâbı" yırtamayanlar bahsederlerse ne olur? Said Nursî'nin cevabı gayet açıktır. "Daire-i esbâbı yırtıp çıkamayan ve tesirinden kurtulamayan bir "ruh" vahdet-i vücud'tan dem vursa, haddini tecavüz etmiş olur. ( Mesnevi Nuriye 256)



Said Nursî, Vahdet-i Vücud ile panteizmi veya maddeciliği Vahdet-i Vücud'tan ayırmaya özen gösteriyor; her ne kadar bazen ikisi için de ayrı tâbiri kullansa da : "daire-i esbâbı yırtanlar"la, yırtamayanlar; maddeye ve tabiata tapanlarla, tapmayanlar; Allah muhabbeti ile masivadan kurtulmak için masivayı "idam edenler"le, tabiatı tapınma mevzuu yapanlar.



Bu ince noktayı birbirinden ayıramayanlar, büyük karışıklığa ( iltibasa) sebebiyet vermekteler. Üstad bundan dolayı iltibasa da dikkat çekmektedir : ona göre "Vahdet-i Vücud medâr-ı iltibas olmuş," "ehl-i hakîkatın medâr-ı ihtilafı olmuş bir acîb meslektir." ( Mektubât 493).



Bu karışıklıktan dolayı Said Nursî, bazı ikâzlarda bulunma ihtiyacını duyuyor. Bu ikâzları şöyle toparlayabiliriz :



1. Bu meşrebi, esbâb içinde boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir surette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyeden onları uzaklaştırmaktır.



2. Bu "Vahdet-i Vücud meselesini şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir :



a- "Hakaîk-i ulvîye, ehl-i gaflet ve esbâb içine dalan avamlara girerse, tabiat telâkkî edilir."



b-Avama girer ise hususen maddeci fikirleriyle dopdolu kafalara girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına ulûhiyeti inkâr yoluna gider. ( Lem'alar 272).



c-Mâsivâyı inkâr ile ikiliği ortadan kaldırıyor.( ref ediyor); her bir şeyin müstakil varlığını görmemek için tâlimât fikrinin istilâsıyla, "Gururun ve enâniyetin ( benliğin) nefs-i emmâreyi şişirmesiyle öyle şımartır ki; o nefis, ele avuca sığmaz hale gelir."



d-Allah'ın varlığının zarûretine ( mukaddes ve münezzeh oluşuna) müvafık düşmeyen tasavvurlara sebebiyet verir, ve bâtıl telkinlere yol açar ( medâr olur). ( Lem'alar-273)



3. Vahdet-i vücud mesleğini sistemleştiren Muhyiddin-i Arabî etrafında sekiz asırdan beri münakaşalar yapılır : kimileri ona "şeyh-i ekber" ( en büyük şeyh) derken kimileri de "şeyh-i ekfer" ( en kafir şeyh) der.



İşte bu meselede Said Nursi, farklı bir tavır ortaya koyuyor : Onun nazarında Muhyiddin-i Arabî hâdî ve makbûldür. Fakat her kitabında muhdî ( hidayet gösteren) ve mürşid olamıyor. Niçin her zaman mürşid olamıyor. Çünkü o, çoğu zaman ölçüsüz gidiyor; dolayısı ile "ehl-i sünnet" kurallarına muhalefet ediyor.



Üstada göre, onun bazı sözleri, zahirde delalet ( sapıklık) ifade ediyor; fakat kendisi delaletten müberrâdır. ( sapıklıktan uzaktır).



Said Nursi son ihtarını Muhyiddin-i Arabî üzerine yapıyor.



4- "Evet, bu zamanda Muhyiddin-i Arabî'nin kitaplarını, hususen Vahdet-i Vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır." ( Lem'alar 274)



Peki vahdet-i vücud, Hulâfa-i Raşidin'in ve sahabelerin mesleklerinden ( gittikleri yoldan) daha mı yüksektir? Onlarda "Vahdet-i Vücud meşrebi ( yaşanan tasavvufî hâl) sarih olarak görülmemiş. Daha sonra gelenler, daha ileri mi gitmişler, "bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?" Üstadın cevabı şöyledir :



"O meşreb ehl-i sahvın meşrebi değil, hem en yüksek değil! Ehl-i sahv olan sahabe ve sıddîkîn ve veresenin meşrepleri, vahdet-i vücud meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbûldür.( Mektubât 493)



Burada özellikle bir noktaya dikkâtleri çekmek istiyoruz. Said Nursi, Muhyiddin-i Arabî'nin bazı sözlerinin dalâlet ( sapıklık) ifade ettiğini söylüyor : ama, kendisinin de dalaletten beri ( müberrâ) olduğunu ifade ediyor, ama kendisi dinden çıkmıyor. Bu nasıl olur? Halbuki biz olsak hemen tekfir eder, o kişiyi cehenneme göndeririz. Üstad Muhyiddin-i Arabî'yi küfürle itham etmiyor; böyle bir tercih yapmıyor. Bunun sebebini de çok hoş görülü bir tarzda ifade ediyor : "Bazen kelâm küfür görünür; fakat sahibi kafir olmaz."( Lem'alar 274)



Bence Said Nursi'nin en önemli mesajı, bu müsamahadır. Müslümanlar birbirlerini tekfir ederek şimdiye kadar çok zarar gördüler; ama hiçbir fayda elde etmediler.



Görülüyor ki Said Nursî Vahdet-i Vücud anlayışının felsefî ve fikrî temelinde; sebeplere saplanıp tabiatı ilâhlaştırmaya, Allah'ı inkâra varan maddeleri felsefeye açıkça ve şiddetle muhalefet ediyor, vahdet-i vücudu bu materyalist noktaya çekmek isteyenlere karşı çıkıyor.



Buna karşılık vahdet-i vücudu, fart-ı muhabbet-i ilâhiye ( aşırı Allah sevgisiyle) Yahut mâsivâdan ( Allah'tan gayrı her şeyden veya sebeplerden) kurtulma ve Allah yolunda birliğe ( vahdete) ve huzura ulaşma yolu olarak kabul edenlere muhalefet etmiyor. Onların mâsivâyı hayâl saymalarını tasvip etmiyor; Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini ve ondaki binbir çeşit varlığın hayâl sayılmasına gönlü razı olmuyor; çünkü onlar Allah'ın azametinin ve kudretinin ayetleri ( delilleri) dir.



Bunun yanında Vahdet-i Vücudu bir seyr-i suluk meşrebi olarak yaşayabilenlere alkış tutuyor. Ama yine de bu mesleği okumuşlara yahut ateistlere anlatmanın doğuracağı zararlara işaret edip ihtarda bulunmayı bir vazife biliyor. Dolayısıyla Muhyiddin-i Arabî'yi tekfirden ve gelişi güzel şunu bunu küfürle itham etmekten, bazı sözler küfür ifade etse bile uzak durulması hususunda ikaz ediyor. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, kendisi vahdet-i vücut yolunu benimsemese bile, -çünkü sahabenin yolunu daha üstün görüyor- en güzel hoşgörü örneğini ve mesajını veriyor.
Makale Yazarı :
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay


Fethullah Gülen e göre Vahdet-i Vücud Nedir ve İtikadımızla Telif Edilebilir mi?

Vücûd birliği sözcüğüyle ifade edeceğimiz "vahdet-i vücûd", daha ziyade tasavvufçular arasında bahis mevzuu olan bir meseledir.

"Vahdet-i vücûd", çoklarına göre bir zevk ve hâl meselesi olmasına rağmen, bir kısım kimseler ona felsefî bir kisve giydirerek farklı anlamak istemişlerdir. Diğer bir kısmı ise, onunla, vahdet-i mevcûd, "monizm" arasında fark görmemişlerdir.

Müslümanların düşünce tarihinde oldukça mühim bir yer işgal eden "vahdet-i vücûd", anlayışı da, her meselede olduğu gibi ifrat ve tefritler içinde devam edegelmiştir. Aslında tamamen, Allah'ın zâtıyla alâkalı bu düşünce sistemi, yerinde, ifade ve kelime yetersizliğinden; yerinde, onu şu görülen âleme tatbikten doğan eksikliklerden; yerinde de, felsefî bir hüviyeti olan "panteizmle" arasındaki benzerlikten, hem şimdiye kadar çok farklı anlaşılmış, hem de değişik telâkkilere sebebiyet vermiş, çok münakaşa götürür mevzulardandır.

Bu ekole mensup olanlarca, tevhidin üç mertebesi vardır :

1) Tevhid-i ef'âl ( Kâinatta meydana gelen her işin fâili Allah'tır, akidesi) : Bu anlayışa göre, hangi sebeple, ne zaman bir iş meydana gelirse gelsin, onun için başka sebep aramaya lüzum yoktur. O, doğrudan doğruya Allah'ın fiilidir. Burada kelâm ilminin mevzu edindiği şeylerden olan "kesb" ve "halk" hususlarına intikal ederek, meseleyi dağıtmakta fayda mülâhaza etmiyoruz. Aslında o husus kaderle alâkalı sorular arasında ele alınmıştı...

Bu görüşte olanların tevhid-i ef'âli teyit eder delilleri de vardır. Ezcümle : "Allah, sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratır." ( Sâffât, 37/96) kezâ, "Hepsi Allah'dandır." ( Nisâ, 4/78 ) vs. gibi âyetler zikredilebilir.

2) Tevhid-i sıfât ( Bütün kudretlerin, iradelerin, ilimlerin Allah'a ait olduğuna itikat etme : Buna göre bütün cazibeler, dâfialar ve her türlü kuvâ, meleke ondan bir mânâ, bir hâl ve O'na mahsus bir iştir.

3) Tevhid-i Zât : Vücud, yalnız bir zâttan ibarettir. O'nun dışında, görünen şeylere gelince, muhtelif mertebelerde onun zuhur ve tecellîsinden başka bir şey değildir.

Tevhid'in mertebeleri olarak anlatılan bu hususların bütünü üzerinde münakaşa yapılabilir; zuhur ve tecellî nüanslarına kadar kritiğe tâbi tutulabilir. Ne var ki, bizim mevzuumuz bunlardan, tevhidin üçüncü mertebesi olarak ele alınan Tevhid-i Zât'la alâkalı olduğu için, sadece onun üzerinde durmak istiyoruz.

Bu türlü tevhid anlayışının zevk ve hâle inhisar ettirilmesi durumunda, kimsenin diyeceği bir şey olmamış ve üzerinde münakaşa da yapılmamıştır.

Aslında bütün eşya ve hâdiseler Allah'a, O'nun isimlerine dayandırılmadığı takdirde izah edilemeyeceği, ehlince sabit bir hakikattir. Böyle bir anlayışta da az-çok aynı mânâda bir tevhid düşüncesi sezilir ki, tasavvufçuların düşünce tarzlarına oldukça yakındır.

Zaten, Sa'düddîn Teftâzânî de "Şerhu'l-Makâsıd"ında, vahdet-i vücûda taraftar olanları iki sınıfa ayırarak, bunlardan bir zümrenin, Ehl-i Sünnet'in düşünce sistemi içinde olduğunu söyler ki, biraz evvel arz edildiği üzere, böylelerin durumu hiçbir zaman münakaşa mevzuu olmamıştır.

İmam Teftâzânî'ye göre, vahdet-i vücûdçular iki zümredir : sofîyye ve mutasavvife. Sofîyye, mevcut gibi vücûdda da çokluğu kabul eder; ancak hakikat yolcusu Allah'a ulaşınca, kendini irfan denizine gömülmüş görerek, zâtını Allah'ın zâtında, sıfatlarını Allah'ın sıfatlarında fânî ve yok olmuş bilir ki, böyle bir sâlik'in nazarında, Allah'tan gayri her şey kaybolur ve Hak yolcusu, varlığını, Hak tecellîlerinin bir noktada mihraklaşmasından ( odaklaşma) ibaret sayar ki, işte tasavvuf erbâbının "fenâfi't-tevhid" dedikleri hâlet de budur. Çok defa, bu mertebedeki ahvâl iyi tasavvur edilemeyişinden "hulûl" ve "ittihat" ifade eden sözler de sarf edilmiş olur.

Sofîlerden bir zümrenin nazarında böyle bir tevhid, makâm-ı cem'in gereğidir. Tabiî bu da, her şeyden evvel bir irfan, sonra da bir zevk meselesidir. Bu makamda insanın, eşyaya hakikî varlık vermesi, müşâhede ve duyuşa zıddır. Bu itibarla da, o hâlet içinde sebepleri kabullenmek şirk hissini verir. Aksine bu idrak ve hâlâta ulaşmadan esbâbı inkâr, riyâkârlık ve mücerret bir iddiadır. Buna binaen cem'in ne demek olduğunu bilemeyen, irfansız; farktan habersiz olan da kulluk esrarından habersiz addedilmiştir. Olgun insan ise fark ve cem'i yerine göre kabul edendir.

İkinci zümre, açıktan açığa vahdet-i vücûda taraftar olanlardır. Bunlara göre vücûd birdir; O da sırf Cenâb-ı Hakk'ın vücûdundan ibarettir. Âlemde görülen çokluk ise, sadece bir hayal ve seraptır.

Görüldüğü üzere, sofîyyede, "Vahdet-i Vücûd" telâkkisi bir zevk, bir hâl işi olmasına mukâbil, sonradan gelen mutasavvifede hakiki bir kanaat ve felsefe olduğu hissini veriyor. Vâkıa kelâmcılardan da bu kanaate sahip olanlar ve hâtta Celâlüddin Devvânî gibi şiddetle müdafaa edenler de az değildir. Ne var ki, dünden bugüne Ehl-i Sünnet ulemâsı eşyanın hakikatinin mevcut ve sabit olduğu mevzuunda ittifak hâlindedirler.

Şeyhülislâm M. Sabri Efendi "Mevkıfü'l-Akl" isimli kitabında, Vahdet-i Vücûd nazariyesinin arkasında Vücûd-u Hak, zâtının aynı olduğu düşüncesini göstermektedir. Bu ise vâkıf olanlarca bilindiği gibi, kelâm ulemasına göre, vücûd, mahiyet üzere zâiddir. Bu vâcipte de böyledir, mümkinde de... İmam Eş'arî ise, tam aksine, vücupta da, mümkinde de Vücûd'u, mahiyetin aynı saymıştır. Filozoflar ise, vücûpta, Eş'arî ile aynı düşünceyi paylaşmasına karşılık, mümkinde, kelâm ulemâsının nokta-i nazarını benimser. Son iki ekol : vücudu, Zât-ı Bârî'nin aynı ve O'nun vücûdundan ibaret saydıklarından, eşyaya itibarî ve izâfî birer vücut vererek her şeyi Allah'ın zâtından ibaret görmüşlerdir.

Aslında vücûd gibi, sâir, ilâhî sıfatların da, Zât'ının aynı veya gayri olması hususu öteden beri münakaşa edilegelen mevzulardandır. Ancak, pek çok ulemanın da içinde bulunduğu bir cemaat hakkında, vücûd-u Bâri'yi Zâtı'nın aynı sayma düşüncesinde, Vahdet-i Vücûd'a, hatta Vahdet-i Mevcûd'a ( monizm) gidileceğini çıkarmak, bu büyük zâtları dalâlet yolunda görmeyi netice verir ki; böyle bir düşünce, mânevî mes'uliyeti, altından kalkılamayacak kadar büyük olsa gerektir.

Vâkıa Celâlüddîn Devvâni "Risâletü'z-Zevrâ'' üzerine olan beyanlarıyla, Hakk'ın varlığının Zâtı'nın aynı olduğunu ve Zât-ı Hak'dan başka hakiki mevcud bulunmadığını ve buna göre, vücûd, vücûd olması itibarıyla, Hakk'ın vücûdundan ibaret bulunduğunu ifade ediyor ki, bu da Allah'dan gayri bütün mevcûdâtın vücûdunun, hakiki olmayıp, itibarî ve mecâzî olduğunu anlatmaktan başka bir şey değildir. Devvânî, aynı eserde bir kademe daha ileri giderek : Âlemin, Allah'dan başka birtakım müstakil varlıklar olarak mülâhazasının, hem vücûd itibarıyla, hem de zuhur itibarıyla imkânsız olduğunu ifade eder. "Vücûd itibarıyla âlemin varolması düşünülemez. Zira, Cenâb-ı Hak'tan başka herhangi bir şeyin bizzat mevcud olması imkânsızdır. Zuhûr itibarıyla da mümkinâtın hakiki varolması düşünülemez. Çünkü, bir şeyin zuhûru, ancak Hak'dan ibaret olan Vücûd'a irtibatla meydana gelir. Buna göre Hakk'ın vücûdundan başka müstakil hakikatler düşünülürse, o vücûtla alâkalı mülâhaza edilmesi lâzım gelir ki, mevcudiyetine hükmedebilsin. Demek ki, vehim ve hayal olarak itibar ettiğimiz hüviyetleri ve zâtları asla mevcud saymamak gerektir." der.

Muhyiddin İbn Arabî bir derece daha ileri giderek, bir tezâhür ve yansımadan ibaret saydığı âlemin şu görülen hâli, aslâ mevcud ve hele devamlılık içinde bir mevcud olmadığını ısrarla ifade etmektedir. Allah ( cc) daimi tecellî etmekte, âlem de yenilenip durmaktadır. Bu tecellîler birbirini takip etmekte ve âlem her ân bu tecellîlerle varlık ve yokluk arasında gelip-gitmektedir. Tecellîler o kadar serî ve kesilmeksizin cereyan etmektedir ki; devam edegelen varlık silsilesinde herhangi bir kopukluk da hissedilmemektedir.

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Hazretleri de rengin ve zengin ifadeleriyle, bu kanaate iştirâk eder : "Ey ruhumuzun ruhu, biz kim oluyoruz da, kendimize varlık biçip ortaya çıkalım. Biz bir alay hiçten ibaretiz. Bizim varlığımız da bir hiçtir. Sen ise, bir Vücûd-u Mutlak'sın ki, her şeyin ortaya çıkacağı bir aynada, fânîleri gösteriyorsun. Bizler birer aslanlarız, fakat hakiki değil, sancak üzerine nakşedilmiş ve esen rüzgârla hareket eden aslanlar. Sancak üzerindeki bu aslanların hareketleri hissedilir de, bunları hareket ettiren rüzgâr görünmez. -O görünmeyen eksik olmasın!- Bizlerin varlığı senin ihsanın, senin icâdındır. Yokluğa varlık lezzetini tattırıp, onu ezelde kendine âşık etmişsin." Kâinattaki bütün çalkalanma ve dalgalanmaları Hakk'ın tecellîsinden ibaret sayan bu düşünce, Hak'dan başka hiçbir şeye vücûd vermemektedir. Onun, bu âleme var nazarıyla bakması, mazhariyet alâkasından ötürü ve mecâzîdir.

Ne var ki, Hakk'ın tecellîsinden ibaret olan varlıklarda, bir de değişiklik ve çokluk göze çarpmaktadır. Bu, aynaların istîdadına bağlı bir değişiklik ve çokluktur ki, Vücûd'un birliğine zarar vermez.

Cüneyd-i Bağdadî de bu hakikati, "Suyun rengi tasın rengidir." sözüyle ifade eder. Binâenaleyh, hakiki vücûd birdir. Tıpkı bir nur gibi... Bütün varlık bu nurun aksi ve mevcelenmesinden ibarettir. Nasıl ki, muhtelif habbeciklerden meydana gelen yağmur, dolu, şimşek ve gök gürültüsü ayrı ayrı görüntüler arz ediyor olmalarına rağmen, tek hakikatin değişik ahvâlinden ibarettir. Öyle de bir sel gibi akıp giden ve ayrı ayrı tezâhürleri olan eşya ve hâdiseler de, bir hakikatin cilvelerinden ibarettir.

Görüldüğü üzere "Vahdet-i Vücûd" mevzuunu felsefî hüviyette ele alan mutasavvife, ilk sofîlerin vahdet-i şuhûda götüren, oldukça duru tevhid akîdelerine mukabil, hulûl ve ittihâdı işmâm eder sözlerden kurtulamamışlardır. Aslında, meseleyi bir ilim ve felsefe mevzuu olarak kabul ettikten sonra böyle bir durumdan kurtulmaları da düşünülemez. Kaldı ki, bunun ötesinde, âyet ve hadîslerle de bir kısım tahşidâtın yapıldığı görülür. Birkaçını arz edelim :

1) "Siz onları ( kâfirleri) öldürmediniz; fakat Allah öldürdü. Attığını da ( taş, toprak ve silâh) sen atmadın, ancak Allah attı." ( Enfal, 8/16)

2) "Gerçekten sana biat edenler ( Hudeybiye günü) ancak Allah'a biat etmiş olurlar." ( Fetih, 48/10)

3) "Kasem olsun ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." ( Kâf, 50/16)

Aynı istikamette delil olarak gösterilen hadîs-i şerifler de vardır. Ezcümle; İmam Müslim'in rivayet ettiği : "Ey insanoğlu! Hasta oldum beni dolaşmadın? Kul : Yarabbi, Sen Rabbülâlemînsin, Seni nasıl dolaşırım. Cenâb-ı Hak : Bilmiyor musun, falan kulum hasta oldu onu ziyaret etmedin, eğer onu ziyaret etseydin, Beni onun yanında bulurdun...'' ( 1) Kezâ, yine aynı kaynakta : "Kulum nâfileler ile Bana yaklaşır, böylece Ben de onu severim ve sevdiğim vakit de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum..." ( 2)

Delil olarak getirilen bu kabil şeyleri çoğaltmak mümkündür. Ancak, çoğaltmanın herhangi bir değişiklik meydana getirmeyeceği mülâhazasıyla kısa kesiyoruz.

Başta, misal olarak bir ikisini arz ettiğim, tasavvuf büyüklerinin de, bu istikamette ifade ettikleri şeyler küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ne var ki soruya cevap sadedinde, bütün bir "Vahdet-i Vücûd" tarihini ele almaya imkân olmadığı gibi gerek de yoktur. Biz burada sadece bir iki misale temasla iktifa edeceğiz :

Evvelâ, Kur'ân-ı Kerim'den ilk iki âyeti, Muhkemât'a hamlederek, Kelâm-ı İlâhî'de herhangi bir zıtlığa meydan vermeden, mâkul bir tefsire gitmek en isabetli yoldur ki, şimdiye kadar büyük tefsirciler de hep böyle yapmışlardır.

Bu tevîl, ister fiilin -kimden sâdır olursa olsun- Allah'a ait olduğunu ifade etsin, ister bir mucize mânâsını ifade etsin, ister en şerefli kulunun fiilini, -onun şerefliliğini göstermek için- Zât-ı Ulûhiyetine izâfe etsin, isterse güçlülük, isabet ve teyit mânâlarını kastetsin, çok fark etmez...

Aslında, delil olarak getirilen bu âyetlerde, Vahdet-i Vücûd'dan daha ziyâde, eşyanın hakikatinin teyit edildiği görülmektedir. Zira, kâfir-mü'min ayrılığından, kâtil, maktûl ayrılığından; muhatap ve üçüncü şahıs ayrılığından bahsediyor ki; bundan, vücûd birliği çıkarmak ancak çok tekellüflü tevillerle mümkün olabilecektir. Hele, şahdamarından daha yakın olmayı ifade eden âyetten, ( 3) mezkur istikamette bir hüküm çıkarmak, kat'iyen mümkün değildir.

Hadis-i şeriflerde ise, Vücud birliği şöyle dursun, apaçık çokluktan bahsedilmektedir. Kulun kurbiyet kazanacağı âna kadar, bir ikinci varlık olduğunu kabul edip de, belli bir zaman sonra birlikten bahsetmek, mutasavvifenin dahi kabul edemeyeceği bir hulûl ve ittihad akîdesidir.

Hatta bu mevzuda ehlûllahın vahdet-i vücudu teyit ediyor gibi görünen sözlerinde dahi, hep maksatlarının aksine, ikilik hissedilmektedir;

"Gâh güneş, gâh deniz olursun; gâh Kafdağı, gâh Ankâ olursun; Sen zâtında ne o, ne de bu olursun. Ey aklın tasavvurundan müberrâ olan Zât! Sen sonsuz olduğun hâlde, bu kadar suretlerle tecellî ettiğinden dolayı hakkında hem tevhid eden, hem de teşbîh eden hayrettedir."( Mevlânâ) Hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutmadan, ikilik üzere seyredildiği apaçık meydandadır.

Kaldı ki, mutasavvife kendisi de bizzat çokluk semtinde görünmektedir. Muhteşem ifadelerin gölgesinde, başkaları Vahdet-i Vücûd'a delil arayadursun, nazariye taraftarları, nefis öldürme, benliği imhâ etme... gibi, çokluk ifade eden şeylerden bir türlü sıyrılamamışlardır.

Vahdetten hareket edenlerin, noksanlıklardan kurtulmak ve kemâlâta ermek için o kadar meşakkatlere katlanmalarına ne gerek var!... Hele, bu büyük zâtların Allah'a kulluk mevzuunda gösterdikleri hassâsiyet, kat'iyen felsefî "Vahdet-i Vücûd" anlayışını cerh etmektedir :

Bir kere, kendini mükellef kabul eden Vahdet-i Vücûdcu, âmir, memur ayrılığını da kabul etmiş demektir. Memuriyeti kabulle beraber, vücut birliğinden bahsetmek bir tenakuzdur. Mükellefiyeti inkâr eden bir kısım zındıklar istisnâ edilecek olursa, Allah karşısında memuriyeti inkâra, şimdiye kadar hiçbir mü'min cesaret edememiştir. Öyle ise, sofiyyenin vahdet-i şuhûda bakan ve ona giden "Vahdet-i Vücûd" anlayışları, bir hâle mağlûbiyet, bir istiğrak ve gönülde duyulan şeyleri ifadede bir kelime yetmezliği hali olmasına mukâbil, mutasavvifenin Vahdet-i Vücûd anlayışları, bu iç-idrak ve müşâhedede bir felsefe yapmak ve hatta bu istikamette, batıda yapılmış bir felsefenin malzemesini kullanmak tarzında bir televvündür.

Başkalarının iddiâ ettiği gibi, İslâm büyükleri, "neoplatonizm" tesirinde, bir "panteizm" felsefesi yapmak istedikleri şeklinde kat'iyen anlaşılmamalıdır. Belki bu büyük zevât, iç-müşâhede ve duyuşlarını dile getirmek istediklerinde, âriye olarak "neoplatonizm"den aldıkları bir kısım kelimeleri kullanmada beis görmemişlerdir. Yoksa Zât-ı Ulûhiyet anlayışı açısından, iki zümre arasında dağlar kadar fark mevcuttur.

Her şeye rağmen Kur'ân'ın tarif ettiği şekilde, bir dünya ve ukbâ muvazenesine sahip bir topluluğun, aşağıda arz edeceğim hususlar muvâcehesinde, mutasavvifeye isnat edildiği şekilde bir Vahdet-i Vücûd anlayışına kail olmaları asla düşünülemez :

1) Bütün kâinata yayılmış, her yerde ve her şey sayılan bir ilâh akidesi, en uygunsuz, en münasebetsiz şeyleri dahi "Allah" kabul etmeyi netice verir ki; akıl ve nakil böyle bir münasebetsizliği şiddetle reddeder.

2) Kur'ân-ı Kerim, yer yer kâinattan, Allah'ın varlığına ve birliğine istidlâl eder, bu ise "eşya" hakikatinin sabit olduğunu gösterir.

3) Kur'ân-ı Kerim'de, mükerrer âyetler, kâinatın helâk olacağı üzerinde durmakta ve helâki müteâkip yeni dünyaların müjdesini vermektedir. Helâk; mevcut olan bir şeyin, yok olması demektir. Baştan sabit ve mevcut olmayan bir şeyin helâk olacağından bahsetmek abestir. Kur'ân ise, abes şeylerden bahsetmekten çok yüce ve müberrâdır.

4) Bütün peygamberler ( as) istisnasız, büyük, küçük her şeyin sonradan yaratıldığı dersini vermekte ve Hâlık ile mahlûk arasındaki münasebetin bir Yaratıcı ve yaratılan münasebeti olduğunu ısrarla telkin etmektedirler. Mutasavvifeye isnat edildiği şekliyle "Vahdet-i Vücûd" düşüncesinde ise, hem peygamberlerin, hem de onların ellerindeki vahiy hakikatlerinin tekzip edilmesi bahis mevzuu olur ki, bu da dünyânın en doğru insanlarına, en şenî' bir tecavüz ve isnat sayılır.

5) "Vahdet-i Vücûd"a mesnet olarak irât edilen delillerin hemen hepsinde, dâvâya delâletten daha ziyâde ikilik hissi müşâhede edilmektedir.

6) Kur'ân-ı Kerim'in büyük bir kısmı, itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere de ceza va'd ve tehdidini ifade etmektedir. "Vahdet-i Vücûd" anlayışı içinde bu âyetlerden bir şey çıkarmak imkân haricîdir. Zira, "İtaat eden kim? Nimet nerede? Suçlu kim? Azap nedir?" sualleri buna göre hiçbir zaman cevap bulamayacaktır.

7) Bütün eşya O'ndan ibaret ve bir sel gibi akıp giden hâdiseler, O'nun bir çeşit tezâhürü kabul kabul edildiği takdirde, şirki ve müşriki, putu ve putperesti kınamak haksızlık olacaktır. Zira, mâdem her tekevvün O'nun tezâhürüdür, bahsedilen şeyleri de O'ndan ayrı görmek düşünülmemelidir. Hâlbuki, tevhid akidesini tespit eden Kur'ân ve Sünnet, aynı zamanda putun ve putperestliğin de en büyük hasmıdırlar.

8- "Vahdet-i Vücûd"un, ikinci zümreye göre izah edilmesi hâlinde, maddenin kadîm olduğu hükmü hissedilmektedir. Bu ise, bilicmâ küfürdür. Ve... ehlullah böyle bir küfrü irtikâptan kat'iyen müberrâdır.

Bütün bunlardan sonra, mutasavvifeye isnat edilen Vahdet i Vücûd mesleğiyle, felsefî Vahdet i Vücûd mesleği arasında, daima açık farklar da göze çarpa gelmiştir.

Felsefî Vahdet i Vücûd ( panteizm) zâhiren mutasavvifenin Vahdet-i Vücûd anlayışıyla alâkalı görülse bile, felsefî -nazarî olarak- Allah ile âlemi; bir şeyden ibaret görmektedir ki, bu da şu iki ana bölümde hulâsa edilebilir :

1) Yalnız Allah, hakiki bir varlıktır; âlem bir kısım tezâhürâtın ( manifestations), yahut meydana gelmeler, sâdır olmaların ( emanations), heyet-i mecmuasından başka bir şey değildir ki, "Spinoza"nın görüşü de budur.

2) Yalnız âlem hakikidir. Allah mevcud olan şeylerin mecmuundan ibarettir ki, bu da ya tabiî vücûdiyecilik ( pantheisme naturaliste) veyahut maddî vücûdîcilik ( pantheisme naturalist) mezhebidir. Hegel ve taraftarları da buna zahib olmuşlardır.

Buna binâen diyebiliriz ki :

İslâm mutasavvifesi, Vâcibü'l-Vücûd'da fânî olmalarının ifadesi olarak, kâinatı inkâr etmelerine mukâbil, berikiler, Hâlık-ı Kâinatı sarıp sarmalayıp -hâşâ!- bir tarafa koyma gayreti içindedirler.

Mutasavvifenin, Vahdet-i Vücûd düşüncesi, zımnen Vahdet-i Şuhûdu ifade etmesine karşılık, berikilerin "Vahdet-i Vücûdu" Vahdet-i Mevcûdu, ( monizm) işmâm etmektedir.

Birinciler, hâl, müşâhede ve istiğrak gibi, ahvâli ifadede, kelime yetersizliğiyle o türlü müteşâbihâta girmelerine bedel; diğerleri, ilim yapma, felsefe yapma adına böyle bir yola sülûk etmişlerdir.

Birinciler, Allah ( cc) ile başlayıp, o noktadan eşya ve hâdiseleri değerlendirmelerine mukabil, ikinciler Cenâb ı Hakk'ı, eşyaya tâbi kılarak meseleyi tetkike koyulmuşlardır.

Birincilerde ilâhî bir zevk, ikincilerde ise sadece nazarîlik...

Birinciler, kendilerini hakîr görme esası üzere yürümede, ikinciler ise, Vâcibü'l-Vücûda benzeme felsefesini yapma gibi farklılıklar göstermektedirler.

İşin en doğrusunu O bilir.

Cazibe : Çekim gücü
Halk : Yaratma
Dâfia : Defeden, kovan
Ehlûllah : Allah dostları
Heyet-i mecmua : Genel yapı
Hulûl : Tenasüh inancına göre, ruhun bir bedenden çıktıktan sonra başka bir bedene girmesi
İfrat : Aşırılık, ileri gitme, bir konuda ölçüyü aşma
İnhisar ettirmek : Yalnız bir şeye mahsus kılmak
İstidlâl : Delillendirme, delillerle neticeye varma
İşmâm etmek : Duyurmak, hissettirmek
İtibarî : Farazî, öyle kabul edilen
İttihat : Allahla bir olma, 'var olan sadece Allah'tır' deyip kâinatı yok sayma
İzâfî : Bağlı, bağlı olduğu şeye göre değişen, göreli
Kurbiyet : Yakınlık
Kelâm-ı İlâhî : Kur'ân-ı Kerîm
Kesb : Çalışma,kazanma
Kuvâ : Duygular, hisler, fiziki güçler
Muhkemât : Dinde te'vile ve tefsire ihtiyaç duyulmayacak şekilde açık ve kesin olan meseleler
Mutasavvife : Tasavvuf ehli
Müteşâbihât : Birden fazla anlamı mümkün olan, gerçek manasının anlaşılması için başka izah veya delillere ihtiyaç duyulan çeşitli meseleleri insan aklına yaklaştırmak için kullanılan benzetme veya mecazi ifadeler
Panteizm : 'Her şey Tanrı'dır' diyen, Tanrı ile evreni bir sayan felsefî bir ekol
Tecellî : Gerçekleşme, tahakkuk etme
Tefrit : İfratın zıddı, ortalamanın altında kalma
Tenakuz : İki sözün birbirine uymaması, çelişki
Ukbâ : Ahiret
Vahdet-i mevcûd : Vücud birliği, "Var olan sadece Allah'tır, Vücûd yalnız O Zat'tan ibarettir, O'nun dışında, görünen şeyler muhtelif mertebelerde O'nun zuhur ve tecellisinden başka bir şey değildir."şeklinde ifade edilebilecek bir tasavvuf ekolü
Zahib olmak : Bir zan taşıyan, bir fikre inanan
Zındık : İnançsız, ateist
Zuhur : Görünme, ortaya çıkma

Tasavvufta Vahdeti Vücut Ve Vahdeti Şühut

Soru : Tasavvufta Vahdet-i Vücûd İnancı Şirk midir?

Cevap : Vahdeti Vucutun kelime anlamı Varlığın Birliği anlamına gelmektedir. Bu inancı savunan felsefeciler bu hususta yanılmaktalar. Aslında varlığın birliği fikri bir yanılmadır. Büyük Mutasavvıf İkinci Binin Müceddidi İmam-ı Rabbani hazretlerine göre varlık ikidir. Birincisi gerçek varlık Allahu tealanın varlığı, ikincisi ise mecazi varlıklar olan yaratılmışların varlıklarıdır. Mecazi varlık olan yaratılmışların varlığı her an Allahu tealanın varlığına muhtaçtırlar. O’nun El Kayyûm isminin tecelisi ile her an varlıkta durabilmektedirler. Büyük imam, İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sâni ( k.s.) hazretleri, bu hususu şöyle izah etmektedirler :
– “Allahu Teala bu alemi; mahlukatı, hayal ve his mertebesinde yarattı.”
Bu ifade çok derin bir manadır. Yani; bu alem, Allahu tealanın varlığına göre yok hükmündedir ama, Allahu tealanın kudreti ile yarattığı his ve hayal mertebesinde ki varlık alemide O’nun var kılması ile vardır… O sapık felsefeciler yaratıkların varlıklarını da, Yaratanın kadîm varlığı saymakla küfre girmiştirler. Hiç, yaratılanlarla Yaratan bir ve aynı olabilir mi? Elbette olamaz. Onun içindir ki, mahlukları yani alemi, ezeli ve ebedi sıfatla vasıflandırmak, çok çirkin ve küfre batıran bir yanılgıdır.
İmamı Rabbani ( kaddes Allahu sirrahul-akdes)hazretleri buyurdular ki :
-“Küçük alem( insan) ve büyük alem ( insanın dışındaki yaratıklar), Allahu Tealanın isimlerinin ve sıfatlarının aynalarıdır. O’nun zatında bulunan şü’ûn ( şe’nler, tecelliler) ve kemallerin görünüşleridir. Bu alemler kapalı bir hazine idi, bunları icmalden( toplu halden) tafsile( ayrıntılı hale) çıkarttı. Kendisine ve sıfatlarına alamet olacak şekilde yarattı. Alemin hiçbir parçasının Allahu teala ile hiçbir nisbeti yoktur. Yalnız O’nun yaratıklarıdır. İsimlerini şü’ûnlarını göstermektedir. Alemin Allahu teala ile birleşmiş olduğunu, O’nun benzeri olduğunu, alemi ihata etmiş olduğunu, aleme sirayet edip her zerreye girmiş olduğunu, her şeyle beraber olduğunu zan etmek, O’na olan sevginin tasavvufi sarhoşluğundandır. Halleri bunların üstünde olan veliler, Allahu tealanın hiçbir bakımdan bu aleme benzemediğini, bu alemin sadece O’nun yaratıkları olduklarını söylerler. Zat-ı ilahinin bu alemle hiç bir bağlılığı ve benzerliği yoktur. Varlık ikidir : Birisi hakikatta var olan Hak tealadır. İkincisi zıl, gölge gibi olan mahluklardır. ” ( 1.c.125. mktb.)

Vahdeti Vücutcular iki kısma ayrılırlar :
Bunların birinci kısmı Hal ehli kimseler olup, bulundukları halden dolayı özürlü kimselerdir. Çünkü, İslam şeriatında bulüğa ermemiş kimselerle, aklî dengesi olmayanlar mükellef değildir. Bu meczublar cezbe halinden ayılıncaya kadar akılları örtülmüş Allah delileridir( aşıklarıdır). İkinci kısımda olan kimselere gelince bunlar sırf taklitçiler olup, küfürleri barizdir. Bir örnek : Şemsi Tebrizi hazretleri Makalat’ta şöyle zikrediyor :
-” İki mukallit birbirleri ile övünerek tartışıyorlardı. Ariflerin marifetlerinden bahsederlerken biri ötekine dedi ki : ” Şu eşeğe binmiş adam tanrıdır.”Öteki ona : ” Bana göre o adamın eşeği tanrıdır.” diyordu. Bu adamlar bu inanç ve görüşleri ile Cebriye bataklığına düşmüş kâfirlerdi.”

İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki Müceddidi Elfisani( k.s.) hazretleri şöyle buyurdular :
-“Sakın tasavvufçuların boş sözlerine aldanmayınız! Hak olmayanı hak sanmayınız. Bu tasavvufçular şuursuz oldukları için özürlü sayılırlar. Yanılan müçtehidler gibi hesaba çekilmezlerse de , bunları taklid edenlere bilmem nasıl azab ederler… Keşke bunlara uyanları da, yanılan müçtehidlere uyanları affettikleri gibi affetselerdi!( yani; bunlara tövbe nasib olsa da , bu hallerine tövbe etseler.) Affetmezlerse durumları vahimdir.
Kıyas ve ictihat , şeriatın dört temelinden biridir. Buna uymakla emr olunduk, evliyanın keşif ve ilhamına değil. Tasvvufçuların bir çoğu keşif ve ilhamla anlaşılan bilgileri inandırmak için insanları zorluyorlar. Keşke inkâr etmemelerini tavsiye etselerdi. Bu bilgilere inanmak zaruri değil , fakat inkar etmektende sakınmalıdır. Ne kadar şaşılır ki, kendilerinin tasavvufçu olduğunu söyleyen bazı kimseler, ” Allah’ı bu dünyada görüyoruz .” demektedirler. Gördükleri bazı nurları, hiç bir şeye benzemeyen Allahu Teala’ya benzetiyorlar. “Tasavvuf yolunun sonu, bu nuru görmekle biter diyorlar.” Allahu Teala bu zalimlerin dedikleri şeyden münezzehtir.”

Burada Yüce İmam( k.s.) dinen uyulması şart olan Edille-i Şer’iyeye vurgu yapmaktadır. Edille-i Şer’iye dörttür : Kur’an, Sünnet, İcamai ümmet( Eshabın icması), Kıyas-ı fukahadır. Bir başka mektubunda da “Nassa uyulmalı, Fussa değil” Yani Edille-i Şer’iyeye uyulmalı, tasvvufçuların şeriata aykırı söz ve fiillerine değil. Ahirette kurtuluşumuz buna bağlıdır.” diye uyarıda bulunmaktadır.

Güneş balçıkla sıvanmaz. İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elfisani hazretleri Rasulullah’ın “Sıla”( Birleştirici) ünvanı ile ümmetine müjdelediği kimsedir. O’nun eserlerini tam olarak okuyup anlamadan, İmam-ı Rabbani ( k.s.) hazretlerini, sekre girmiş meczub Vahdeti Vücutçular ve taklitçi sahte Vahdeti Vücutçularla karıştıran, kötü maksatlı art niyetli, mezhebsiz, reformcu zalimlere Allahu teala hidayet ihsan etsin.

Gerçek Vahdeti Vücutçular, haramlardan sakınarak, farz vacip ve sünnet ibadetlerle birlikte zikir, rabıta ve sohbetler sonucunda gönül gözleri açılır ve kalbleri İlahi nurlarla dolar. Güneşin ışığı dünyayı kaplayınca yıldızların gözden kaybolması gibi, bu kimselerinde kalbleri ilahi nurlarla dolunca her eşyada tecelli eden İlahi nurlardan başka bir şey göremez olurlar. Bu durumda olan veliler, o İlahi nurların üstün zevklerinden sarhoş olunca, “Hem ost” derler. Yani” Her şey O’dur” derler. Bu ve bunun gibi sözleri ayık olan biri taklidle, veya bilinçli olarak söylerse, küfürleri kaçınılmazdır. Bu meczublar Allahu Teala lutfederde sekrden sahva geçtiklerinde, bu sözlerine tövbe ederler. Muhyiddin-i Arabi hazretleri bu velilerdendir. Sahva yani ayıklık halıne geçildiğinde ise ” Hem ez ost ” derler. Yani, “Herşey O’dandır” derler. Buna da “Vahdeti şuhut” denilir ki İmam-ı Rabbani hazretleri de bu velilerin önde gelenlerindendir. Vahdet-i Şuhut hali : Kalb İlahi nurları her eşyada temaşa etmeye başladığında kalbin, her tecelliyi Allahu tealadan bilmesi durumuna denir. Yani : ”Görülen , işitilen ve hissedilen her şey Allahu tealadandır. Yani O’nun isimlerinin tecellisi ve kudreti ile oluşmaktadır.” anlamına gelen “Hem ez ost” inancına sahib bulunan velilerin bu ahvallerine Vahdet-i Şuhut denir.

Sekre girmeden, İlahi nurların üstün zevkleri bunların akıllarını örtmeden, ”Herşey O’dur” diyen Vahdet-i Vücütcular ma’zur değillerdir. Bu kimseler o inançlara tövbe etmezlerse imansız ölmelerinden korkulur. Bu kimseler tecellilere ”O’dur” demekle, Allah’ın mahluklarını, alemlerin Rabbi Allah ( c.c.) olarak addetmiş bulunuyorlar… Bu kimselere göre; en aşağı mahluktan al da, en ulvi mahluka kadar hepsine : ” O’ndandır” demeleri yerine, “O’dur” demeleri sebebi ile, inandıkları halde imansız olmaktalar.. Allah( c.c.) buyurdu ki : “Kulhu vallâhu eHad( 1), Allahus-samed( 2), Lem yelid ve lem yûled ( 3), “Ve lem yekun lehû kufuven eHad.( 4)”
Mealen :
”De ki O Allah, Zatında ve sıfatlarında bölünmeyen ve parçalanmayan tektir.( 1), Allah Samedtir. Her şey O’na muhtaç, O ise hiç bir şeye muhtaç değildir.( 2), O doğurmamış ve doğrulmamıştır. ( 3) Ve hiçbir mahluk O’na denk, olmadı ve olamaz da. ( 4)” ( İhlas Suresi)


Vahdet-i Vücud nedir ?

‘Vahdet-i Vücud’, tek vücut, tek varlık anlamına gelmektedir. İslâm tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezel” ve ebed” olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekan ( yer) var olmadan önce vardır, hep var olacaktır. Bu düşünceye göre evren Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür ve bu çerçevede insan da Tanrı’nın görüntüsünden, Tanrı’dan bir parçadır..

NİTEKİM MUHYİDDİN İBN ARABİNİN ”FUSUS’ÜL HİKEM” KİTABINDA VAHDET-İ VİCUD İNANCININ ATASI OLDUĞU GÖRÜLMEKTEDİR..
Bu kitabı incelediğimizde küfrün doruk noktasını göreceğiz..

İbn Arabi, kitaplarını kendisinin yazmadığını, sadece kendisine indirileni dile getirdiğini söyler;

”Çünkü bu kitap, nefis arzularından münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en kudsi makamdan indirilmiştir… Çünkü ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim ve bu yazılı kitapta ancak bana indirilmiş olan hakikatleri dile getirdim”
( İbn Arabi, Muhyiddin, Fususü’l-Hikem, M.E.B.Y. Çev.Nuri Gençosman,s.20)

”Söylediğim her şeyi, bana Tanrı haber verdi….O, bana imla ediyor ve ben ( bunları) kendi elimle yazıyordum… Benim lisanım, Hakk’ın lisanıdır, sözüm onun sözüdür…”
( İbn Arabi,Muhyiddin, El-Futuhat El-Mekkiiyye, Kültür Bak. s.1184 çev. Nihat Keklik,Divandan nakille s.455.)
”Biz, bütün söylediklerimizde ancak ALLAH’ın bize ilka ettiği( ulaştırdığı) şeye dayanırız…
( İbn Arabi, El-Futuhat El-Mekkiiyye,s.19)
”Sufiler delil ikame etmekten münezzehtir…”
( İbn Arabi, El-FutuhatEl-Mekkiyye, s.25)

Elleriyle ( bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay onların haline! Ve kazandıklarından ötürü vay onların haline! ( BAKARA/79)

i Arabi Fususü’l-Hikem’de geçen şiirlerinde şunları söylüyor :

”Bir vakit olur ki Kul şüphesiz Rab olur.
Başka bir vakitte de iftirasız kulluk ve derekesine iner.
Allah beni över, ben de O’nu. O bana kulluk eder, ben de O’na.
Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin.
Küfür ve isyan ehli cehenneme girseler de, orada kendileri için bir zevk ve lezzet vardır. O da onlar için bir cennettir.
Ancak onların cennetleri Huld cennetlerinin nimetlerine benzemez, ikisi de birdir amma aralarında tecelli farkı vardır.
İster Hak ol, ister halk ol, ALLAH ile RAHMAN olursun..
( İbn Arabi, Fususü’l-Hikem, s.83,93,95,104,190)

Diyen İbn Arabi;

”Mükemmel arif, tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi özel ismi yanında tapanlar onlara ilah adını vermişlerdir.”
( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s.118 )
Ayrıca; ” Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını kıskanır. Onun için kendisinde fena bulduğu ( kadın) suretine girerek tekrar kendisine dönmesi için yıkanma ( gusul) ile onu temizlemiştir…( Erkeğin) Allah’ı kadında müşahade etmesi tam ve en mükemmelidir… Allah maddelerden soyut olarak hiç bir zaman müşahade edilemez.”
der… ( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s 119)

”Tasavvufun Şeyh-i Ekber’i teslis inancından daha çok ileri giderek, Allah’ın leş ve putlarda, Şamirinin buzağısında, Hz. Musa’nın Firavun’unda ve pislik içinde yuvarlanan vücutlarda tecessüd ettiğine inanmış, şehvetleri alevlenen, güdüleri tutuşan ve her günahkarın önünde sere serpe açılıp günah bataklığına taşıyan ahlaksız kadının vücuduna büründüğünü söylediği bir tanrı anlayışına sahiptir”
( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s 120)

ibn-i Arabi’nin bu görüşlerini değerlendirecek olursak;

”İslam’a göre yıldızlara tapanlar kafir olmuşlardır. Buzağıya tapan yahudiler de kafir olmuşlardır. Hırıstiyanlar da üç ortaklı ( teslis) bir tanrıya taptıkları için kafir olmuşlardır. Cahiliyye Arapları da ölenlerin putunu dikip hayatta kendilerine umut ve emellerle kendileriyle ALLAH arasında aracılıklarını sağlamak için putlara taptıklarından dolayı kafir olmuşlardır.
Bütün bu gruplar ve insanlar ALLAH’tan başka varlıklara taptıkları için kafir oluyorken, acaba her şeye tapmaya çağıran İbn-i Arabi ve benzerleri için İslam’ın hükmü ne olur? Her şeye ibadete davet eden bu gibileri için ne diyeceksiniz?”
( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s 118 )

Peygamber ( S.a.v) şöyle buyurdu :

‘Benimle peygamberler zümresinin benzeri, şu kimsenin benzeri gibidir. O kişi bir ev yaptırmış ve binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu vaziyette insanlar binaya girip gezmeye başlarlar. Ve ( eksik yeri görüp) hayret ederek : Şu bir tuğlanın yeri bş bırakılmış olmasaydı! Derler”

Rasulullah ( S.a.v) ‘2 İşte ben, o ( yeri boş bırakılan) kerpiçim, ben Hatemu’n Nebiyyin’im.( Peygamberlerin sonuyum) ” buyurdu..”
( Buhari,c : 7, s. 3331,3332)

İbn Arabi ise ” aslında duvardaki boşluğun bir değil iki kerpiçlik yer lduğunu, ne ki biri altın biri gümüş olan bu iki kerpiçten ”Hatemu’l,Ebiya’yı ( nebilerin sonuncusu) temsil eden gümüş kerpiçi ALLAH Rasulü’nin gördüğü halde ”hatemu’l -evliya” ( velilerin sonuncusu) yı temsil eden altın kerpiçi göremediğini bu hadiseyle belli ettiğini” söyler. ”Halbuki bu ikisi birden olmayınca nübüvet duvarı asa tamamlanmayacaktır” der.

Eserinde nebilerin sonuncusu olan Rasulü temsil eden kerpiçin gümüş, velilerin sonuncusu ( hatemu’l evliya)’yı temsil eden kerpiçin de altın olmasını nübüvetin zahir, velayetinse batın oluşuyla açıklar. Hatem’ul-Evliynın İbn Arabi’nin kendisi olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur sanırız.

Tahavi akaidi şarihi yukarıdaki satırları kastederek der ki; ”Verdiği örnekte nefsini altın kerpiç ALLAH Rasulünü gümüş kerpiç olarak gösterenden daha kafir kim olabilir?”.. ” İbn Arabi ve emsallerinin küfrü;

”Allah’ın Rasullerine inen bize de ininceye kadar iman etmeyeceğiz” ( En’am, 6/124)
diyen kimselerin küfründen daha da beterdir. İbn Arabi ve benzerleri cehennemin en dibinde olan ittihadiyye( hulul)
inancındaki münafık ve zındıklardır. İbn Arabi bir şiirinde şöyle der : ”Nübüvet makamının mevkii Rasülün üstünde ve velinin altında bir yerdir.”
( Şerhu Akidet’t- Tahaviye,11/743)

” İbn-i Arabi gibi ya ” Benden sonra peygamber yoktur”. Sözünün sahibinin ( Peygamberimizin) doğru söylediğine inanarak veya başka bir endişeye dayanarak kendilerini peygamberlik sevdasına kaptırmayanlar ve bu iddia ile ortaya çıkmayanlar peygamberlikten bile daha yüksek bir derecenin cazibesine kapılarak ”velilerin sonuncusu, peygamberlerin sonuncusundan daha büyüktür. Çünkü peygamber ancak bir aracı vasıtası ile ALLAH’tan bilgi alabilirken veli bu bilgiyi aracısız olarak doğrudan doğruya alabilmektedir” demişlerdir.Velinin peygamberden üstünlüğünün bir diğer sebebi de dinin onun eliyle tamamlanmış olmasıymış. ( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s 193) Yine İbn-i Arabi, ”Kur’an ve sünnet bilgisinin tümünü ihata ettiğini, bütün kitaplarının hatadan korunmuş olduğunu ve yazdığı her şeyin kendisine vahyedilen cahiyden başka bir şey olmadığını, ”Futuhat-ı Mekkiye” adlı kitabının bölümlerinin bile kendi tertibi değil, kendisine gelen vahiyle yapılıp tevkifi olduğunu iddia etmiştir”
( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s 84)

”Kur’an ayetlerini tahrif ederek kafir Hud Kavmi’nin sırat-ı müstakim üzere olduklarını, Firavun’un iman-ı kamil bir mümin olduğu gibi, Nuh Kavmi’nin de mümin bir kavim olduğu ve bu imanlarından dolayı ALLAH onları mükafatlandırıp vahdet deryasına batırdığını, nimetini tatmaları için ilahi sevgi ateşine soktuğu, Hz. Harun’un İsrailoğullarını buzağıya tapmaktan alıkoyarak yanıldığını, çünkü buzağının gerçek mabud veya onun suretlerinden bir suret olduğunu, Nuh Kavmi’nin Ved,Yegus, Yeuk, Suva ve Nasr putlarına tapmayı bırakmamakla isabet ettikleri, çünkü bu putların ilahın birer görünümü oldukları, tatlılık kökünden gelen azabın gerçekte rahmet ve hoş bir şey olduğunu, rahmete uğramayan ve rızaya kavuşmayan hiç bir insanın bulunmadığını, bir şey var olmadan önce ALLAH’ın onu bilemeyeceği, çünkü bir şeyin varlığının ALLAH’ın varlığının tercümesi olduğu ve benzeri İslam dışı şeyleri söylemesine rağmen, İbn Arabi bunların hepsini eksiltmeden ve çoğaltmadan doğrudan Rasulullah’tan, hatta ALLAH’tan aldığını söylemiş ve Rasulullah’ın bunları insanlara tebliğ etmesini emrettiğini de iddia etmiştir.
( Sarmış, Teorik ve Pratik açıdan Tasavvuf ve İslam, s 125,126)

Kur’an ve sahih Sünnet’e açıkça aykırı ve küfür oldukları apaçık olan bütün bu şeylere rağmen, İbn Arabi bunları söylediğinden günümüze kadar adı Müslüman olan yığınlardan pek çok taraftar ve sempatizan bulmuş, fikirleri İslam dünyasında alabildiğine yayılmıştır. Günde defalarca ” La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” diyen İslam ümmeti içinde evliyanın kutbu ve esfiyanın büyüğü olarak görülmüş adı binbir takdis ve tazimle anılmıştır; hala da anılmaktadır. Bu da İslam alaminde zamanla kavramların nasıl saptığı ve değer yargılarının nasıl özelliğini yitirdi ğibi açıkça ifade etmektedir..

Vahded-i Vücud Telakkisi

Kendine has birlikle, çeşitli birleri birbirine karıştırıyorlar. Cins ile, ayni olanı birbirinden ayırmıyorlar. Gerçi, bütün yücudlar, vücut vasfında birdir, müşterektir. Nasıl ki, bütün insanlar cins olarak insan
, hayvanlar da cins olarak hayvansa…

Fakat bu bütünlük, müştereklik, dışarıda, hariçte değil, zihinde teşekkül eder. Bazılarının sandığı gibi, insanda var olan hayvaniyet, atta, eşekte, balıkta olan hayvaniyet gibi değildir asla. Göklerin vücud varlığı da insanın vücud varlığı gibi değildir. Böyle olunca da, haşa, şanı yüce’olan, bu namütehahi kainatın var edicisinin vücudu da elbette ki, insanınki ile aynı olmayacaktır.

Bunların sözü, hakkı inkar eden Firavunun sözüne çok benzemektedir. Hatta onun sözünden de daha ileridir inkar hususunda.

Çünkü firavun, şu görüp durduğumuz varlıklar alemini inkar etmeye kalkışmıyordu. Ancak, bu alemin varlığının kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyordu. Varlığın bir yaratıcısı olmadığını sanıyordu. Filozoflaşan bu adamların sözleri, firavununkinden kat be kat ileri oluyordu. Bu adamlar, alemin Allah olduğunu iddia ettiler.

Fasit olma açısından firavunun sözü her ne kadar bunlarınkinden daha açık bir biçimde küfür ise de, hakikatten, dem vuran, hakka dayalı olduğunu iddia ede ede haktan uzaklaşmada, bunlar firavundan daha ileri idiler.

Bunlar onun içindir ki, putlara tapanların da aslında Allah’a ibadet ettiğini söylemişlerdir.

Şu sözler onlarındır :

“Her ne kadar Firavun, örf ve adetler bakımından halkı zorladı ve istemediği yönlere sürüklemeye çalıştı ise de, bunda mazurdur. Çünkü onun, hüküm mevkiinde bir hükümdar olduğu için;

“Ben sizin hükmetme açısından en büyük rabbinizim” demeye hakkı vardır. Halkın hepsi birer Rab iseler de, firavun,

“Ben sizin Rabbinizim, çünkü zahirde bana iktidar verilmiştir.. Yüceliğim buradan geliyor” demek istemiştir.”

Onların sözlerinden biri de şudur :

“Sihirbazlar, firavunun sözlerinin doğru olduğunu bildiği için, onun en yüce bir Rab olduğunu kabul ettiler ve ona :

“Ne hüküm verirsen ver, sen ancak bu dünyanın hükümdarısın ve sadece burada hüküm vericisin” sözü gerçekleşmiştir. Çünkü, firavun hakkın bir aynası, bir görüntüsüdür.”

Her şeyi birleme ( Vahded-i Vücud) görüşü ile ele alan ve tahrif eden bu adamlar, ahiret gününün gerçekliğini de inkar ettiler. Cennet – cehennem varlığını da reddetmiş oldular. Çünkü, onlara göre, cennet ehli de, cehennem ehli de aynı nimetlerden faydalanacaklardır.

Onlar böylece, Allah’ın dostluğunu kazanmış gerçek evliyanın da çok üstünde olduklarını, Resul ve nebilerden yüce bir makamda bulunduklarını; Resul ve nebilerin, Allah’ı kendi pencerelerinden gördüklerini iddia etmişlerdir.

Onların bu iddiası, gerçekte, Allah’ı, Ahiret gününü, melekleri, kitapları, peygamberleri apaçık bir inkardır. Bunları inkar eden de elbetteki kafir olmaktadır.

Burada söylemeliyiz ki onların dinsizliğini anlatacak değiliz. Bu konuyu geniş bir biçimde anlatmanın yeri burası değildir. Sadece, Allah’ın dostları ile şeytanın dostları arasındaki farkı belirtmek için küçük örnekler vermek istedik.

Bu adamlardan bahsetmemizin sebebi, şeytanın dostluğunu kazanmış adamların en büyüklerinden oluşlarıdır. Onun için okuyuculara küçük bir ikazda bulunmuş olduk.

İbni Arabi ve Vahded-i Vücud Felsefesine Reddiye

Onlar, şeytanın dostları oldukları için, her sözleri şeytani vasıflar taşımaktadır.

Hemen hepsi, Fütuhat sahibinin söylediklerini söylüyorlar. “Hakikat kapısı” diye bir tekerlemeden bahsedip duruyorlar. Onlara göre, bu alem hayal alemiymiş!

Demek ki, onların gerçek diye üzerinde durdukları şey, hayalden başka bir şey değilmiş. Bunu iyi anlıyorsun değil mi?

Zaten şeytanın görevi gerçekleri insanoğluna olduğundan başka türlü göstermektir.

Yüce Allah kadim kitabında buyurmaktadır :

“Her kim Rahman olan Allah’ı zikredişi görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı arkadaş ederiz; artık o onun yanından hiç ayrılmaz ve sürekli bir biçimde kötülükleri telkin eden bir arkadaş olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet zikrimize karşı körlük edip yoldan çıkan o adam, bize geldiği zaman, kötü arkadaşına der ki : “Keşke seninle benim aramda iki cihetin sonu ( doğu ve batı kadar uzak) kadar uzaklık bulunsaydı ve de seni hiç görmese idim meğer ne kötü bir arkadaşmışsın sen!” ( Zuhruf : 36-38 )

AIlah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa derin bir sapıklığa sapmış olur.

Onlar ( müşrikler) O’nu bırakıp sadece birtakım dişileri çağırıyorlar. Aslında inatçı şeytanı çağırmaktadırlar.

Allah onu ( şeytanı) lanetledi. O da : “Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim dedi.

Onları mutlaka saptıracağım. Muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım. Kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattıklarını değiştirecekler. ( Dedi) Kim Allah’ı bırakıp da, şeytanı veli edinir, dost tutarsa elbette apaçık hüsrana düşmüştür.

( Şeytan) onlara söz verir, onları ümitlendirir. Halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” ( Nisa : 116-120)

“İş bitirildikten sonra şeytan onlara şöyle dedi : “Allah size gerçek vaad etti; ben size vaad ettim, ben sözümden caydım! Benim, sizi küfre zorlayacak bir gücüm yoktu. Yapmış olduğum iş sizi sadece isyana davet ve teşvik etmek oldu, siz de benim davetime gönüllü koştunuz. O halde kendinizi bırakıp da beni yermeyin! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni! Ben önceden zaten beni Allah ‘a ortak koşmanızı kabul etmemiştim! Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır.” ( İbrahim : 22)

Sahih bir hadisde Allah’ın Resulü; Cebrail’i, melekleri bir saf halinde toplarken gördüğünü, şeytanların müminleri teyid için gönderilen melekleri görünce onlardan kaçtıkları; Yüce Allah’ın, mümin kullarını melekleriyle teyid ve takviye ettiğini rivayet etmiştir.

Bu konuda Yüce Allah da, kitabında şöyle buyurmaktadır :

“Hani Rabbin meleklere vahyetmişti : Ben sizinle beraberim, müminleri takviye edin!” ( Enfal : 12)

“Ey inananlar! Allah’ın size olan nimetini anın! Üzerinize ordular gelmişti de, biz onların üzerine rüzgar ve görmediğiniz ordular göndermiştik.” ( Ahzab : 9)

“…Resul mağarada bulunduğu zaman, arkadaşına : “Kederlenme, Allah bizimle beraberdir” dediği zaman, Allah ona yardım etmiş, onu sizin görmediğiniz ordularla korumuş yardım etmişti.” ( Tevbe : 40)

Şeytani vasıflar içinde bulunan bu adamlara, cin ve insanlardan, insan şeklinde bir takım ruhlar gelir ve onlarla konuşur. Onlar da bunları melek taifesinden sanar. Tıpkı, yıldızlara ve putlara tapan insanlara hitap eden ruhlar gibi.

Müslümanlar arasından ilk defa çıkan bu tip adamların başında ki Ebu Ubeyd oğlu Muhtar’dır. Bu adamın geleceğini Allah’ın resulü haber vermiştir.

Müslim’de rivayet edilmiştir :

“Yakında Sakifoğulları içinden müthiş bir yalancı ile, helak edici bir adam çıkacaktır.”

Bu müthiş yalancı Ebu Ubeyd oğlu Muhtar’dı. Helak edici ise, Yusuf oğlu Haccac’ı Zalim’dir.

Ashabdan İbni Ömer ve İbni Abbas’a :

“Bu Muhtar kendisine vahiy indiğini söylüyor” diye haber verildiğinde, onlar; “Doğrudur” diye karşıladılar haberi.

Ve Yüce Allah’ın şu ayetini zikrettiler :

“Şeytanların kime indiğini haber vereyim mi? Onlar, günah işlemeye hazır iftiracıların hepsine iner.” ( Şuara : 221)

Muhtar’ın çılgın iddiaları kendisine ulaştırılan bir başka zat da, şu ayeti zikretmiştir :

“Üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyen ( hayvan) leri yemeyin! Bu, kesinlikle bir fısktır. Ve muhakkak ki şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için dostlarına vahyederler. Şayet onlara itaat ederseniz muhakkak siz de müşriklersiniz.” ( En’am : 121)

İbni Arabi’nin, Fütuhat adlı kitabını kendisine indirdiğini söylediği ruh, işte bu ayetlerdeki şeytani ruhlardandır.

Onun içindir ki, o, bazı belli yiyecek ve yalnız kimsenin olmadığı yerlerde tek başına yaşamaktan bahseder. Bu yalnızlıklar ( İnzivaya çekiliş) cin ve şeytanlar ile münasebete geçmenin yollarından biridir. Onlarsa bu rabıtayı evliyanın Rabbi ile rabıtası olarak kabul eder ve millete de bunu telkin ederler. Halbuki ise bu rabıta sadece şeytanla yapılan bir rabıtadan başka bir şey değildir.

Ben kendisini bu hale kaptırmış nicelerini tanırım. Bunlardan bazılarını şeytanlar havalarda taşır, bir yerlere götürür sonra getirir. Bazılarına şeytanlar çalınmış mallar getirir ve onlar da bu çalınmış malların sahiplerini bilir kendilerine iade eder. Bu şekilde dünyalıklarını da temin etmiş olurlar. Bunlara benzer bir takım şeylerin içinde bulunurlar bahsini ettiğimiz adamlar.

Bunların hali şeytanı vasıf taşıdığından, Resul ve nebilerle tezat halindedirler. “Fususu’l- Hikem, Fütühat-ı-Mekkiye” sahibinin ve benzerlerinin sözlerinde bu tezatlar bol bol görülür.

O, Nuh kavmini, Hud kavmini ve Firavunu över ve tebcil eder ama, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Harun gibi Resul ve nebilerde eksiklikler bulur. Küçük düşürür onların kadirlerini.

Cüneyd bin Muhammed ve Selh bin Abdullah Tusteri gibi büyük Müslümanlarca makbul olan şeyhleri kötüler ama, Hallac-ı Mansur gibi, gerçek velilerce makbul sayılmayan kişileri över ve yüceltir. Hayali ve şeytani kaynaktan aldığı haberler içinde, bu büyüklerin kötülenmesi vardır.

Halbuki ise. Cüneyd-i-Bağdadi ( Allah, kendi yanında onun kadrini daha da yüceltsin) İslam dininin önderliğini yapmış imamlardandı.

Kendisine “tevhid nedir?” diye sorulduğunda; “Hadis olanla kadim olanı birbirinden ayırmaktır” diye cevaplamıştır. Büyük imam Cüneyd bu cevabıyla yaratanla yaratılanın, sonradan olma ile kadim olanın arasını kesin ayırmış, gerçek tevhidi dile getirmiştir.

“Fusus” sahibi ise böyle bir tevhidi inkar eder. Hayali ve şeytani bir hitabında der ki :

“Ey Cüneyd! Kadim olanla, muhdes olanın arasını, ancak kadim ve muhdes olmayan biri ayırd eder. Onun için Cüneyd; “Tevhid, Kadim olanla, muhdes olanın arasının ayrılmasıdır” demekle, hata işlemiştir.”

İbni Arabi’ye göre, Cüneyd, hata işlemiştir. Çünkü, İbni Arabi’ye göre; muhdes olanla kadim olanın vücudu aynıdır.

Nitekim o, “Fusus” adlı kitabında şöyle söylemektedir :

“Allah’ın isimlerinden biri “El-Aliyy” ( Yani, yüce) dir. Vücud aleminde O’ndan başkasının vücudu olmadığına göre, kime yücelik etmektedir? Yahut da, O, kimden ve neden yücedir? Bu, “Ne veya kim?” dediğimiz, O’ndan başkası değildir ki…

Demek, O’nun yüceliği ancak kendisi içindir ve O, mevcudun aynıdır. Böyle olunca, muhdes, yani, sonradan olan ve eşya diye isimlendirdiğimiz şeyler de, kendi zatı için yücedir. Bu alemde sonradan var olan her şey, yine O’dur. O, batın olduğu gibi, zahirin de ta kendisidir. Bu varlık aleminde, O’nu gören, O’ndan başkası değildir. Varlıkta konuşan da O’ndan başkası değildir. Bu varlık aleminde, Ebu Said’i Harraz ile ve başka insan ve eşya isimleriyle anılan hep O’dur.”

Şimdi, Cüneyd gibi İslam dininin büyüklerinden birini, tevhid anlayışında hatalı bulan bu Vahded-i-Vücutçuya deriz ki :

İlim ve sözle, iki şeyin arasını temyiz edip ayıran bir kimsenin, bu iki şeyden ayrı olan, üçüncü bir varlık araması büyük hatadır ve de şart hiç değildir. Çünkü, insanlardan her biri, kendisi ile başkasının arasını gerçekten de temyiz ederek ayırır. Halbuki ise, bu temyizle ayıran kimse, temyiz edilenle eden dışında bir üçüncü şahıs değildir. Böylece, kul kendisinin kul olduğunu bilir, fakat, kendisi ile yaratıcısının arasını ayırır. Yüce halkedici Allah da, kendi zatı ile, yarattıklarının arasını temyiz eder ve bilir ki, kendisi onların Rabbidir; onlar da O’nun kullarıdır.

Nitekim, Kur’anın bir çok ayetlerinde bu husus açıkça belirtilmiştir.

Gönülden, hiçbir ard niyet beslemeksizin Kur’an’a iman eden gerçek müminler için, her türlü ölçü Kur’andadır. Yani iddia ve inançlara hakimlik yapacak tek kaynak Kur’andır. Ama mülhitler gurubu, Tilimsani’nin iddiasını tekrarlayıp durmaktadırlar bir hakikatmış gibi…

Vahded-i Vücut inancı içinde olanların en sivrilmişi bu adamdır.

Kendisine, İbni Arabi’nin “Fusus”u okunduğu ve :

“Kur’an sizin Fususunuza muhalifdir” denildiği zaman;

o, “Kur’an, baştan başa şirktir, tevhid ancak bizim sözümüzdedir” diye karşılık vermiştir.

Yine bu adama;

“Varlık aleminde ikilik olmadığına göre, kişinin kendi karısı ona helal oluyor da, neden kız kardeşi haram oluyor?” diye sorulduğunda;

“Bize göre hepsi de helaldir! Ancak kalb gözleri gerçeklere, hakikatlara kapalı olanlar böyle dediler. Biz onların bu telakkileri üzerine; “Sizin üzerinize haramdır!” dedik.” diye cevaplamıştır.

Bu sözler tam bir küfür olmakla birlikte, ayrıca da tezatların tezadını taşımaktadır içinde. Zira, hakikatlerin perdelendiği kimdir? Perde olan kimdir? Kime perdelenmektedir ve kim perdelemektedir, neyle perdelemektedir?

Bu sözlerdeki açık tezaddan dolayı, onların şeyhlerinden biri, talebesine bir keresinde şunları söylemiştir :

“Sana biri, bu alemde Allah’dan başka bir varlık vardır derse, gerçekten büyük bir yalan söylemiştir.”

Bu söze karşılık, mürid, şöyle söylemiştir :

“Madem ki, bu alemde Allah’dan başkası yoktur öyleyse yalan söyleyen kim olmaktadır?”

Bunlardan biri, bir başka kimseye; “Bu alemdeki varlıklar, Hak’kın mazharlarıdır” dediği zaman. Söz söylenen kişi şunu sormuştu :

“Mazhar, mezahirin aynı mıdır, yoksa başkası mıdır? Eğer, başkasıdır, derseniz bir nispet dahilinde vücudda ikiliği kabul etmiş olmuyor musunuz? Yok başkası değil de kendisi ise o zaman hiçbir fark yoktur ve böyle olunca da, yalan söylemiş olan da, Hakkın bizzat kendisi olmuyor mu?”

Biz bunların iç yüzlerini ortaya dökücü bir çok örnekleri başka başka yerlerde de yazdık. Ve onların her sözünün gerçek anlamını ve maksadını bildirdik…

Fusus sahibi; “Ma’dum ( yokluk) bir şeydir ve Hak’kın vücudu bunun üzerine feyezan ( taşmak, fazla gelmek, fazlalık) etmektedir.” demektedir. Böylelikle o, vücudla sübut ( apaçık ortada olan)ı, birbirinden ayrı olarak görmektedir.

“Ma’dum, dışta sabit olan şeydir.” diyen Mutezile mezhebi mensupları, hak yoldan çıkmış olmakla birlikte, İbni Arabi’den çok daha hayırlı idiler. Çünkü, bunlar;

“Yüce Allah, alemde varlıkları sabit olan eşya için bir vücut yaratmıştır ve bu vücud asla Yüce Allah’ın vücudundan değildir.” demişlerdir.

İbni Arabi ise, Cenab-ı Hak’kın vücudunun,? yokluk üzerine taştığını söylüyor. Ona göre, Yüce Allah’ın vücudunun dışında bir vücud yoktur.

İbni Arabi’nin en yakın yoldaşlarından Sadreddin-i-Konevi de, mutlakla muayyenin arasını ayırır. Çünkü o, felsefeye daha çok yakındır. Onun için de Ma’dum’un, herhangi bir şey olduğunu kabul etmemiş; Cenab-ı-Hak’kı “Vücud-u Mutlak” olarak, görmeyi tercih etmiştir. Bu konuyu açıklamak için de, “Miftahu Gaybi’l-Cem ve’l-Vücud” adlı bir de kitap yazmıştır.

Yüce Allah’ı mutlak bir vücud olarak görmek, böyle bir kabul, O’nu inkar etmekten, yok bilmekten daha şedit bir ifadedir. Çünkü, şartlı mutlak, akli biri bütündür. Onun için de, görünür ve bilinir alemde değil, zihinlerde var olur. Şartsız mutlak ise, tabii bir bütünlüktür ve olduğu gibi, var olduğu biçimde ortadadır, gözler önündedir. Mutlak’ın hariçte, görünürde bir vücudu olduğu ileri sürülürse ( ki hariçte ancak muayyen olan şeyler olabilir) böyle bir halde, mutlak olanın hariçte vücudunun var olduğunu kabul edenlere göre, muayyenden, sınırlıdan bir parça ( cüz) olmuş olur. Böyle olduğu taktirde, Cenab-ı-Hak’ın vücudu, ya hariçte son bulur veyahut da, yarattıklarının vücudundan bir cüz, bir parça olması lazım gelir; veya, mahlukatın vücuduyla birleşerek aynı olması lazım gelir.

Bu durumda sorarız bu densizlere :

Hiç parça, cüz, bütünü yaratabilir mi?

Bir şey kendi kendini yaratabilirmi?

Yokluk, hiçlik, her hangi bir varlığı yoktan var edebilir mi?

Yahut bir bütünün parçası, kendi bütününü meydana getirebilir mi?

Bu vahed-i-vücudçular, hulul ve ittihad kelimelerini kullanmaktan sakınırlar. Çünkü hulul diye bir mafhum kabul edilirse, o zaman, bir hulul eden, bir de hululü kabul eden olmalıdır. Yani, ikili bir hal kabul etmek lazımdır. İki vücudun varlığını kabul etmek gerekir. İttihad da aynı durumdadır. Bir birleşme varsa ortaklıkta eğer, iki şey de kendiliğinden var olacaktır tabii olarak. Bir yanda birleşen, öbür yanda birleşmeyi kabul eden olarak iki varlığın kabulünü gerektirir ittihad.

Bunlara göre ise, vücudda ikilik yoktur.. Bunlar derler ki :

“Hıristiyanlar, sadece Hz. İsa’ya Allah dedikleri için küfre girdiler. Şayet Allah’lık vasfını sadece Hz. İsa’ya has kılmasalardı da, bütün varlıklara şamil kılsalardı, kafir olmazlardı.”

Yine bu mülhidler puta tapanlar hakkında derler ki :

“Onlar, alemdeki mazharlardan sadece bir bölümüne ibadet ettikleri için küfre düştüler. Eğer alemde var olan her şeye ibadet etmiş olsalardı, hata etmemiş ve küfre girmemiş olacaklardı.”

Yine onlara göre, hakikatlara vakıf olan ariflerin puta tapmaları kendilerine bir zarar vermezmiş! Bu tip inanışlar ve hele bu inanışları ilan etmeler, sadece küfür değil, aynı zamanda büyük birer de çelişki örnekleridir.

Çünkü bir tek soru çelişkilerini ortaya dökmeye yeterlidir :

“Peki! Hata eden kimdir ve neye göre hata işlemiştir?”

Onlar daha da ileri gidip, şöyle demektedirler :

“Cenab-ı-Hak, mahlukta olan bütün noksan sıfatlarla, sıfatlanandır.”

Yine onlar diyorlar ki :

“Mahluk, yaratanda var olan bütün yüce sıfatlarla sıfatlanandır.”

Yine onlar, “Fusus” sahibinin söylediklerini kabul ederek demektedirler ki :

“Zatı için Yüce olan, vücudi sıfatların ve ademi ( yokluk, hiçlik) nispetlerin hepsini kapsayan bir yüceliğin, bir kemalin sahibi olandır. Bu vücudi sıfatlar ve ademi nispetler, örf, akıl ve şeriat bakımından işler kötülenmiş olsun, isterse makbul sayılmış olsun, hiç farketmez… Çünkü, Allah kendi müsemması içindedir.”

Onlar bu küfür sözlerini sarfederken, bir türlü de kendilerini çelişkiden kurtaramamaktadırlar. Çünkü, hislerle de, akılla da, herkesçe bilinen bir gerçek vardır ve bu gerçek de, O’nun, o olmadığıdır.

Onlar Tilmisani’nin sözlerini kabul ederek şöyle diyorlar :

“Bize keşif hali içindeyken, aklın kabul edemeyeceği bir takım hakikatler açıklanmıştır. Onun için, hakikata ulaşmak isteyen aklı ve şeriatı bıraksın!”

Bu iddiayı yapanlardan birine şunları söylemiştim :

“Herkesçe bilinen bir hakikattir ki, Resul ve nebilerin keşfi, başkalarından daha yüce ve kusursuzdur. Onun için de, Resul ve nebilerin haberini verdiği hakikatler, başkalarınınkine göre en doğru olanıdır.

Resul ve nebiler, insanların kendi akıllarıyla bulamadıkları ve bulamayacakları hakikatleri o hakikatların tek sahibi Allah’dan alarak insanlara getirirler. Bu hakikatler öyle vasıfdadır ki; içinde, insan aklının “Bu da olamaz” diyebileceği hiçbir şey yoktur.

Demek ki Resul ve nebiler, aklın imkansız diyeceği şeyleri değil tersine, olur diyebileceği gerçekleri getirmektedir Resul ve nebilerin, haberini verdikleri gerçeklerin akli açıklığın ve sabitliğin gerçekleriyle çelişmesi hiç mümkün değildir. Çünkü, iki delil de kesindir ve kesin olan iki delil birbiriyle çelişkiye düşmez.

Deliller ister akli olsun, isterse de nakli, eşittir. Böyle olduğu halde, nasıl olur da, kalkıp bu işi, dinin ve aklın açık gerçekleriyle çalışan keşifler yaptığı iddiasında bulunabilir?

Böyle bir iddianın sahibi olan kişiler, sanmıyorum ki, bilerek yalan söylemiş olsunlar. Ancak, bunların zihinlerinde bir takım hayaller beliriyor, onlar da bu hayalleri hariçde, vücudu olan bir şey sanıyorlar. Yani, kendi hayallerine vücud izafe ediyorlar. Sonra, hariçte, bir takım haller görüyorlar ve bu gördüklerini, Allah’ın iyi kullarına nasib ettiği kerametlerden sayıyorlar. Halbuki ise, bütün bu keramet diye gördükleri şeyler, şeytanın aldatıcı oyunlarından başka bir şey değildir.”

Bu adamlar, velayeti Resul ve Nebilikten daha üstün görür ve risaletin hiç ara vermeksizin devam ettiğini ileri sürerler. Bu itikad ve iddia, evvela İbni Sebi olmak üzere birçok kendine veli diyen kişiler tarafından söylenmiştir.

Onlar ayrıca, insanlar için üç şahitlik mertebesi kabul ederek derler.

“Bir kul şuhud mertebelerinin ilkinde seyrederken, alemde bir takım itaat ve isyanlar, iyilik veya kötülükler görür.

Fakat ikinci daha ileri mertebeye yükselince, isyan ortadan kalkar ve sadece itaat ve iyilik görünür gözüne.

Daha ileri olan üçüncü mertebeye çıktığı zaman ise, ne itaat kalır, ne de isyan… Çünkü, bu mertebe her şeyin bir olduğu mertebedir.”

Onların ileri sürdükleri şuhud mertebelerinden birincisi, yani taat ve masiyeti farketme makamı sahih ve şeriata uygun bir görüştür. Taat ve masiyetin farkedilmesi doğru olanıdır. İkinci mertebede, onlar kaderi kabul etmeyi, ona şahitlik etmeyi anlıyorlar.

Nitekim bir kısmı şöyle söylemektedir :

“Kendisine isyan edilebilen bir Tanrı tanımıyorum!”

Allah’a karşı isyan edebilmenin imkanı olmadığını söyleyen bu sapık kişiler şunu da söylemektedirler :

“Günah ve isyanlar, meşiet-i-ilahiyyeden başka bir şey olmayan Hak’ın iradesine karşı gelmektir.”

Halbuki ise, insanların hepsi de Hak’ın hükmü altındadır ister istemez.

Onların bir şairi şunları söylemiştir :

“Şunu, şunu yap demişsin, bana,

Bunun için gücendim sana

Çünkü benim her işim,

Sana itaattir baştan sona.”

Onların bu şekildeki sözleri, Allah’ın Resulü ve nebilerle bildirdiği emirlere ve gönderdiği kitablar vasıtasıyla haberini verdiği hakikatlara aykırıdır. Çünkü, sahibini kötüleme ve azarlamaya müstahak hale getiren isyan, onların zannettiği gibi, iradeye karşı gelmek değil, Allah’ın ve Resulünün emirlerine karşı gelmektir.

Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır mealen :

“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse Allah, onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar ve orada ebedi olarak kalırlar. İşte gerçek kurtuluş budur. Kim de, Allah’a ve O’nun Resulüne karşı gelir, O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah, onu içinde ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır.” ( Nisa : 13-14)

Biz, varlık alemi ( Kevni)nde mevcud olan iradeyle, dini iradenin, kevni emirle, dini emrin farkını az sonra açıklayacağız. Bu mesele hakkında bir kısım sufiler şüpheye düştükleri için, Cüneyd, ( Allah ondan razı olsun) onlara bu meseleyi açıklamıştı. Bu konuda Cüneyd’in yolunu benimseyenler doğru yolu bulmuş oldular. Ona itibar etmeyenler ise, sapıtmış oldular.

Çünkü onlar :

“Her şey Allah’ın iradesi ve istemesiyledir ve bu, tevhid inancının esasıdır.” diyerek zorluklara girdiler.

Kendi nefislerinin isteği ile bir özenti haletine düştüler. Onlar böyle bir tevhid anlayışını “Cem-i-evvel” diye ifade ettiler.

Cüneyd, onlara, aradaki farkı ortaya koyan ikinci görüşün gerekli olduğunu açıklamıştır. Onun ortaya koyduğu ikinci görüş de şudur :

“Her şey Allah’ın irade ve kudreti içinde olmakla birlikte, Allah’ın sevdiği, razı olduğu şeyler ile, yasakladığı, kötü olduğunu söyleyip gazaplandığı şeyleri birbirinden ayırmak lazımdır. Bunları birbirinden farklı bilmek vacibdir. Böyle olunca, Allah’ın dostları ile düşmanlarını da birbirinden ayırmak gerekir.”

Bu konuda Yüce Allah, mealen şöyle buyurmaktadır :

“Biz kendilerini Allah’a adamış Müslümanları mücrim suçlularla bir mi tutacağız? Ne biçim hükümler veriyorsunuz siz?” ( Kalem : 35-36)

“Yoksa iman edip de bizim yap dediğimiz işleri işleyenleri, yeryüzünde isyan ederek fesat çıkaranla bir mi tutacağımızı sandınız? Demek biz, Allah’a karşı gelmekten kaçınanlarla, isyan edip günah işleyenleri bir tutacağız öyle mi?” ( Sa’d : 28 )

“Yoksa biz, kötülük yapan kimseleri, hayatlarında ve ölümden sonra, iman edip imanlarının gereği yararlı iş yapanlarla bir mi tutacağız sandınız? Ne kadar yanlış hükümlere varıyorsunuz ve kendinizi aldatıyorsunuz!” ( Casiye : 21)

“Körle gören, iman edip imanının gereği yararlı iş işleyenle, isyan edip kötülük işleyen asla bir olmaz, olamaz. Ne kadar da dar düşüncelisiniz siz!” ( Mü’min : 58 )

Kur’anda buna benzer açık ayetler çok olduğundan, bu ümmetin ilkleri ve onların yolunda giden İslam büyüklerince tutulan yol ve kabul edilen inanç şudur :

Allah, bütün mevcudatın yaratıcısı, Rabbi ve Malikidir! Ne dilerse, neyi nasıl isterse o öyle olur. O, dilemedikçe, istemedikçe hiçbir şey olmaz. O’ndan başka ibadete layık ilah, hükümedici yoktur.

İşte böyle olmakla beraber, yine de O, itaat ve ibadeti emretti. İsyanı, itaatsizliği ise haram kıldı. O, bozgunculuğu ve fesadı sevmez, küfre ve kötülüğe razı olmaz. Her ne kadar, O’nun iradesi ve kudreti ile oluyorsa da, fuhuşu, bütün aşırılıkları kötülemiştir. Hiçbir kötü hareketten memnun olmaz, tersine kötü davrananlara buğz edip kızar. Böyle şeyleri yapanları kınayarak azabına muhattab edeceğini söyler.

Üçüncü şuhud mertebesine gelince :

Bu mertebe, “Şu itaattir, şu isyandır” yahut “Şu iyidir, şu kötüdür” diyerek bir ayırım yapmamaktır. Zira, bu mertebede olan kişi, mevcudu bir vücud olarak görür. Onlara göre, bu vücud birliği görüşü, müşahedesi, Allah’a ulaşan yolun, Allah dostluğunun en yüce mertebesidir.

Gerçekte ise böyle bir görüş ve itikad, Allah’ı tanımada, onun fiillerini idrak etmede, ayetlerine muhatap olmada, sapıklığın en son mertebesidir. Allah düşmanlığının en ileri gitmiş bir halidir. Çünkü böyle bir görüşün sahibi ister istemez, Allah düşmanı olan Yahudi ve Hıristiyanları kendisine dost edinir. Her türlü küfür ehli bunların yakınları haline gelir.

Allah’u Teala ise şöyle buyurmaktadır mealen :

“Ey müminler, sakın yahudiler ile hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o artık onlardandır.” ( Maide : 51)

“Vücud Birliği” itikadına sahip bir kimse, şirkten ve putlara tapınmaktan kendisini alakoyamaz. Ben bunlardan uzağım demez, diyemez. Böylesine, Allah’ın kendisine dost edindiği İbrahim Aleyhisselamın tevhid dininden çıkmış olur.

Yüce Allah Kur’anda buyurmaktadır :

“İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek var; onlar kavimlerine demişlerdi ki : “Biz, sizden ve sizin Allah’dan gayrı taptıklarınızdan uzağız. Sizin taptıklarınızı tanımıyoruz. Siz, bir tek olan Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret varolacaktır.” Yalnız İbrahim’in, babasına; “Senin için Allah’dan mağfiret dileyeceğim. Fakat sana Allah’dan gelebilecek hiçbir şeyi önlemeye gücüm yetmez.” demesi hariç. Bu söz sizin için bir örnek değildir. Çünkü bir kafir için mağfiret dilenmez.” ( Mümtehine : 4)

Yine Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’in puta tapanlara söylediği şu sözleri nakletmektedir :

“Sizden evvelki atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyormusunuz? İşte bu taptığınız putlar benim düşmanımdır. Benim dostum ancak bu alemlerin Rabbi olan Allah’dır.” ( Şuara : 75-76)

Başka bir ayeti celilede Yüce Allah mealen buyuruyor ki :

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerin, babaları veya oğulları veya kardeşleri, yahut da akrabaları olsa bile, Allah’a ve Resulüne karşı geliyorlarsa, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte, Allah iman denen nimeti bunların kalblerine yerleştirmiş, tarafından bir ruh göndererek onları desteklemiş, teyid etmiştir.” ( Mücadele : 22)

Vücudun birliğinden bahseden ve şuhudun üçüncü mertebesine erdiğini sanan bir kimse için, itaat ve masiyet diye bir şey olmadığını söyleyen ve buna, ulaşılacak, ulaşılabilecek hakikatin en son noktası olarak bakan bu sapıkların bir kısmı, kendi itikadlarını anlamak için bir takım kitaplar tertip ve telif ettiler. İbni Fariz’in “Nazmi’s-Süluk” adlı kasidesi bunlardan biridir. Fariz bu kasidesinde diyor ki :

“Hiçbir zaman, bana, benden başkası namaz kılmamıştır.

Benim namazım da kendimden gayriye olmamıştır.

Devamlı olarak ben ona, o bana ibadet etmekte,

Zatım ile, bana namaz kılan arasında bir fark yoktur elbette.

Ben, benden bana gönderilmiş bir Resul oldum,

Zatımı, ayetlerimle kendime delalet eder buldum.

Dua edersem eğer, icabet eden ben olurum ben,

Çağrılırsam eğer, icabet eder, çağırıp dua eden.

Fariz’in sözleri bunlara benzer biçimde sürüp gitmektedir. Bu adam ölümün kendisine yakınlaştığını gördüğünde de şunları söylemiştir :

“Benim yolum sizce olmuşsa da sevimli,

Umduğuma kavuşamadım, yitirdim bütün günlerimi.

Nefsim, zaferinden emindi bir zamanlar,

Bugün, vakit geçmişken anlıyorum ki, boş ve batıl şeylermiş onlar…”

İbni Fariz, önceleri kendisini Tanrı sanıyordu. Fakat Allah’ın melekleri, canını almak üzere hazır olduğu son anda, zannının batıl olduğu apaçık gözlerinin önüne serilmiş ve asla kendisini kurtaramayacak olan yukardaki sözlerini sarfettirmiştir ona bu görüş.

Yüce Allah, eksiksiz kitabında buyuruyor ki :

“Yerde ve gökte ne varsa, hepsi de Allah’ı tesbih eder; O, aziz ve rahimdir.” ( Hadid : 1)

Evet, yerde ve gökte ne varsa, herşey Allah’ı tesbih eder ve hiçbiri de ( Haşa) Allah değildir.

Şanı yüce Allah buyuruyor :

“Göklerin ve yerin mülk ve hakimiyeti O’nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye kadirdir. Evvel de O’dur, Ahir de… Zahir de O’dur, batın da… Varlığı aşikar olup, gerçek mahiyeti insan için bilinmezdir Ama, O, herşeyi hakkıyla hiç eksiksiz bilir.” ( Hadid : 2-3)

Müslim’in sahihindeki bir hadisi şerifde şöyle buyrulmaktadır :

“Allah’ın Resulü dua ederlerken şöyle buyururlardı :

“Ey arşın ve yedi kat gökyüzünün Rabbi olan şanı yüce Allah’ım! Ey bizim ve bütün yaratıkların Rabbi! Ey küçücük taneleri yaran; Tevrat, İncil ve Kur’anı inzal buyuran! Yaptıkları ve yapacakları senin elinde bulunan her canlının şerrinden sana sığınırım! Sen evvelsin, senden evvel hiçbir şey yoktur. Sen ahirsin, senden sonra hiçbir şey varlığını sürdürecek değildir. Sen zahirsin, senden daha açık bir varlık yok. Sen batınsın ve senden daha yakin kimse yok. Rabbim! Borcumu öde ve beni zengin yap!”

Yüce Allah, yukarda en son olarak zikrettiğimiz ayeti kerimeden sonra şunları buyuruyor :

“Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir O. Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı görür.” ( Hadid : 4)

İşte, yüce Allah, bu ve buna benzer daha birçok ayette, göklerle yerin arasında ne varsa, hepsinin sonradan yaratılmış olan bir mahluk olduğunu ve hepsinin de yüce yaratıcısını tesbih ettiğini beyan buyuruyor. Aynı zamanda da, yüce Allah’ın her şeyi en ince noktalarına kadar bildiğini ilan ediyor.

Ayeti celiledeki “O, sizinle beraberdir” deyiminin anlamı; Arap dilinde, “Mea=beraber” lafzı, iki şeyden birinin diğeriyle birleşip karışmış olması anlamı taşımaz.

Mesela Kur’an-ı Kerim’deki şu ayette olduğu gibidir :

“Ey iman edenler! Allah ‘dan korkun ve doğrularla beraber olun!” ( Tevbe : 119)

Şunda olduğu gibi :

“Muhammed Allah’ın Resulüdür ve onunla birlikte olanlar kafirlere karşı şiddetlidir.” ( Feth : 29)

Mesela şurada olduğu gibi :

“Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa, mutlaka dördüncüleri O’dur. Beş kişi gizli konuşsa, mutlaka altıncıları O’dur. Bundan az, bundan çok da olsalar, nerede bulunsalar, mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, onlara yaptıklarım haber verir. Çünkü, Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” ( Mücadele : 7)

Bu ayetteki, beraberlik, geneldir. Bu ayet, ilimle başlayıp yine ilimle sona ermektedir. Bunun için İbni Abbas. Dahhak Sufyan’ı-Sevri ve Ahmed bin Hanbel “Yüce Allah, ilmiyle beraberdir” buyurmuşlardır.

Aşağıda zikredeceğimiz ayetlerde geçmekte olan beraberlik ise, mahiyeti özellik ifade eden bir beraberliktir :

“Muhakkak ki Allah, takva ( Allah’tan korkup, yasaklarından çekinme hali) sahibi olan ve iyilik yapanlarla beraberdir.” ( Nahl : 128 )

“Şüphesiz ki ey Musa! Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm” ( Taha : 46)

“… O zaman O, arkadaşına : “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” diyordu!” ( Tevbe : 40)

Allah’ın Resulü mağarada Hz. Ebu Bekir’e şöyle söylemişti :

Demek ki, Allah, Musa ve Huran ile beraberdir, ama Firavun ile beraber değildir.

Muhammed ve arkadaşı ile beraberdir ama, Ebu Cehil ve öbür düşmanları ile beraber değildir.

Korkan ve sakınanlarla beraberdir, bundan ötürü de iyilik yapanlarla beraberdir ama, haddi aşan zalimlerle beraber değildir.

Eğer bu beraberlikten kastolunan mana, yüce Allah’ın zatı ile ilgili olsaydı, zikredilen ayetlerdeki özel olan haberlerle, genel olan haberler birbiriyle çelişirdi.

Gerçek manası, buradaki beraberliklerin; O’nun yardımının, dostlarına olduğu, düşmanlarına ise olmadığıdır.

“Gökte de, yerde de ilah O’dur” ( Zuhruf : 84) buyrulmaktadır ayeti kerimede. Bu ayetin manası, elbette ki, göklerdeki ve yerdeki her şeyin ilahının O olduğudur.

Nitekim bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır mealen :

“Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. O, azizdir, hakimdir!” ( Rum : 28 )

“Göklerde de yerde de Allah O’dur” ( Enam : 3) ayeti celilesi de böyledir.

İmam Ahmed ve diğer ilim sahibi büyük imamlar bu ayetin tefsirinde;

“Göklerde de yerde de mabut ancak Odur” demişlerdir.

Bu ümmetin evveli ve aklı başında imamları, Yüce Allah’ın, yarattığı mahlukatından ayrı ve kendine has olduğunda; bir tahrif ve ta’dil olmaksızın, keyfiyet ve kemiyet cihetine gidilmeksizin, yüce Allah’ın kendini vasıflandırdığı ve Resulünün sıfatlandırdığı sıfatlarla vasfedileceğinde ve noksan ve eksik sıfatlarda vasfetmenin doğru olmadığında, icma ve ittifak etmiştir.

Biz kesin olarak biliyor ve inanıyoruz ki; “O’nun misli ve benzeri yoktur” ( Şura : 11) ve O’nun kemal sıfatlarından herhangi biri hakkındaki kelamının da bir benzeri yoktur. İşte O’nun kemal sıfatlarını belirten eşsiz ve benzersiz kelamından bir bölüm :

“Ey Muhammedi De ki : “O Allah, bir tektir. Allah herşeyden müstağni ( ihtiyacı bulunmayan) ve her şey O’na muhtaçtır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir eşi ve benzeri, dengi yoktur.” ( İhlas : 1-4)

İbni Abbas, yukardaki ayetlerde geçmekte olan “Es-Samed” sıfatını açıklarken, şöyle demiştir :

“Es-Samed : İlminde, sonsuz olan, alim sıfatının azametinde eşsiz olan, kudretinin üstünlüğünde dengi bulunmayan, hikmetinin genişliğinde nihayet bulunmayan, hasılı, büyüklüğünde hiçbir sonu olmayan ululuk, demektir.”

İbni Mesud ve daha başkaları da şöyle söylemişlerdir :

“Es-Samed : Boşluğu ve noksanı bulunmayan; Ehad ise, benzeri bulunmayan” demektir.

Bu duruma göre, yüce Allah’ın, “Es-Samed” sıfatı, kemal sıfatlar ile muttassıf olduğunu ve her türlü noksanlıklardan uzak ve münezzeh bulunduğunu ifade etmektedir. “Ehad” sıfatı ise, misli ve benzerinin olmadığını bildirmektedir.


gfhgjf
 
   
Werbung  
   
Bugünkü Ziyaretciler 1076 Besucher (3260 Hits) Kişi Buradaydı!
=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=